Çok hadîs rivâyet eden yedi sahâbîden:
EBÛ SA'ÎD-İ HUDRÎ
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri, Peygamber
efendimizin hicretinden sonra yapılan, Medîne’deki Mescid-i Nebevî’nin
inşasında çalışmıştı.
Yaşı küçük olması sebebiyle Bedir ve Uhud gazâlarına katılamadı. Bedir
gazâsına babası Mâlik bin Sinân katıldı. Şehîd olmak için ön saflarda
kahramanca savaştı.
Ebû Sa’îd-i Hudrî Uhud harbine katılmak için, babasıyla Peygamber
efendimize müracaat ettiler. Bu hâdiseyi Ebû Sa’îd hazretleri şöyle
anlatır:
İri kemiklidir
“Uhud günü Peygamber efendimize arz olunduğum zaman, onüç yaşında idim.
Babam beni Resûlullahın yanına götürüp dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Bu yavrumun yaşı her ne kadar küçükse de, iri
kemiklidir. Vücudu gelişkindir. İzin verirseniz, bizimle gelsin.
Peygamber efendimiz beni yukarıdan aşağıya kadar süzdükten sonra
buyurdular ki:
- Onu geri çeviriniz!
Benim gibi yaşı küçük olanlar, Medîne’de, kadınları ve çocukları
korumakla vazîfelendirildiler.
” Babası Mâlik bin Sinân hazretleri, Uhud gazâsında şehîd oldu.
Uhud gazâsından dönüşte, Peygamber efendimizi nasıl karşıladıklarını Ebû
Sa’îd-i Hudrî hazretleri şöyle anlatmıştır:
“Annem ile birlikte Peygamber efendimizi karşılamaya, Onun mübârek
cemâlini görmeye gittiğimizde, babamın şehîd olmakla şereflendiğini
öğrenmiştik. Peygamber efendimize bakarken, O da bizi gördü. Bana
buyurdu ki:
- Sen, Mâlik bin Sinân’ın oğlu musun?
Ben de şöyle cevap verdim:
- Evet, anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah.
Resûlullah efendimiz at üzerinde idi. Hemen yanlarına yaklaştım ve
mübârek dizlerinden öpmekle şereflendim. Bana buyurdular ki:
- Allahü teâlâ, babana ecrini versin.”
Korktuklarımızdan emîn eyle
Hendek gazâsında müşrikler çok şiddetli saldırıyorlardı. Hz. Ebû Sa’îd-i
Hudrî bir ara Peygamberimize yaklaşarak dedi ki:
- Yâ Resûlallah, yüreğimiz ağzımıza gelmiş bulunuyor, okuyacağımız bir
duâ var mıdır? Peygamberimiz buyurdu ki:
- Evet var. “Yâ Rabbî, açık ve korkulu yerlerimizi kapa, bizi
bütün korktuklarımızdan emîn eyle” diyerek duâ ediniz!
Hepimiz duâ ettik, yalvardık. Çok geçmeden şiddetli bir fırtına esti.
Düşman karargâhını alt üst etti ve düşman hezîmete uğradı, dağılıp
gitti.
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri, Resûlullahın devamlı yanında bulunur,
Ondan birçok hadîs-i şerîf dinlerdi. Bu hadîs-i şerîflerin birinde
buyuruldu ki:
(Eshâbıma dil uzatmayınız! Allahü teâlâya yemîn ederim ki,
sizden biriniz, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, Eshâbımdan birinin
bir müd (875 gr), hattâ yarım müd sadakasına yetişemez.)
Babasının şehâdetiyle evin bütün yükü Hz. Ebû Sa’îd’in omuzlarına
yüklendi. Evin geçimini sağlıyacak kimse olmadığı için, ailesi bir hayli
sıkıntıya düştü. Annesi ile birlikte, çok sabırlı olduklarından
dertlerini, sıkıntılarını kimseye söylemezlerdi. Aç kaldıkları zaman
karınlarına taş bağlayarak açlıklarını gidermeye çalışırlardı.
Bir gün annesi dayanamamış ve, “Evlâdım, Resûlullah efendimiz kendisine
başvuranları hiç geri çevirmiyor, onlara yiyecek birşey bulup veriyor.
Sen de git, belki hakkımızda hayırlı olur” diyerek Ebû Sa’îd’i,
Resûlullaha gönderdi.
Sabırdan üstün rızık yoktur
Ebû Sa’îd, Resûlullahı, Eshâbına nasîhat verirken buldu. Oturup
dinlemeye başladı. Bir ara Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
- Kim Allahü teâlâdan başka her şeyden yüz çevirir ve her şeyi
Allahü teâlâdan beklerse, Allahü teâlâ onu, ganî eyler, zengin kılar.
Sabırdan üstün bir rızık yoktur. Eğer sabra râzı değilseniz isteyiniz,
vereyim.
Bu mübârek sözleri işiten Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî, Peygamber efendimizden
bir şey isteyemedi. Eve gelip durumu annesine olduğu gibi anlattı.
Ebû Sa’îd-i Hudrî’nin bu hareketinden sonra işleri yolunda gitti.
Medîne’nin en zenginlerinden oldular.
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri, Benî Mustalık gazâsına, sonra da Hendek
gazâsına katıldı. Çok kahramanlıklar gösterdi. Gösterdiği
kahramanlıkları Peygamberimiz pek beğenmişti.
Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî Hendek savaşının hafiflediği bir öğle üzeri,
Resûlullah efendimizden, evine kadar gitmek için izin istedi.
Peygamberimiz izin verip buyurdu ki:
- Yanına silâhını al! Benî Kureyza Yahûdîlerinin sana zarar
vermelerinden korkarım.
Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî de emir gereğince, silâhlarını alarak evine gitti.
Hanımı kapıda duruyordu. Niçin evde beklemeyip de dışarıda beklediğini
sorunca, hanımı dedi ki:
- Niçin bana kızıyorsun? İçeriye gir de gör!
Eve girdiklerinde yatağın üzerinde, kocaman siyah bir yılan yatıyor
gördüler.
Müslüman olan cinnîlerden
Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî, mızrağını çekip yılana batırdı. Sonra yılanı
yataktan kaldırınca, yatak üzerinde, yılanın yerinde, bir gencin
yatmakta olduğu görüldü. Mızrağın ucundaki yılanı bahçeye çıkarıp
astılar. Yılan titreyerek öldü. İçerde yataktaki genç de can çekişerek
öldü. Yılanın mı, yoksa o gencin mi önce öldüğünü tesbit edemediler.
Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî hemen gelip, Peygamber efendimize hâdiseyi
bildirdi.
Peygamberimiz de buyurdu ki:
- O Medîne’deki Müslüman olan cinnîlerdendir. Onlardan bir şey
görürseniz, onlara oradan gitmesi için üç gün müsâade ediniz! Bundan
sonra, size tekrar görünecek olursa, onu öldürünüz. Çünkü, o, şeytandır.
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri, 630 senesinde Alkame bin Mahrez’in emri
altında küçük bir sefere çıktılar. Bu seferi Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî şöyle
anlattı:
“Resûlullah efendimiz Alkame’yi bir sefere göndermişti. Ben de seferde
bulundum. Hedefe yaklaştığımız sırada, kumandanımız askeri ikiye ayırdı.
Bir kısmını Abdullah bin Huzâfe’ye verdi. Ben de onunla birlikte idim.
Her dediğimi yapmalısınız!
Abdullah bin Huzâfe, Eshâb-ı kirâmın kahramanlarından olup, çok şakacı
bir kimseydi. Yolda bir yerde, dinlenme molası verildi. Ateş yakıldı.
Kimimiz ateşle ısınıyor, kimimiz de ateşte ba’zı işlerimizi görüyorduk.
Bir ara Hz. Abdullah askerlere dedi ki:
- Sizler bana itaat etmekle vazîfelisiniz, öyle değil mi?
- Evet...
- Öyleyse her dediğimi yapmalısınız, değil mi?
- Elbette yaparız.
- Öyleyse şimdi size emrediyorum ki, hepiniz bu yanan ateşe giriniz!
Bunun üzerine, askerlerin çoğu hemen yerlerinden kalkıp ateşe atılmaya
hazırlandılar. Hz. Abdullah, yerlerinden kalkan bu askerlerin emre
itâatteki gayretlerini görüp çok sevindi ve buyurdu ki:
- Durunuz! Ben sizin itâatinizi denemek için böyle söyledim.
Bu seferden dönüşte, bu ateş hâdisesini Peygamber efendimize anlattık.
Buyurdular ki:
- Size bir günâhı emredene itâat etmeyiniz!”
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri şöyle anlatır:
“Peygamber efendimize bir kimse geldi. “Kardeşimin karnında rahatsızlığı
var. Ne yapayım?” diye sordu. Peygamber efendimiz de buyurdu ki:
- Bal şerbeti içir!
Soran kimse gidip, kardeşine bal şerbeti içirdi. Ertesi gün geri gelip,
kardeşine bal şerbeti içirdiğini, ama rahatsızlığının arttığını söyledi.
Resûlullah efendimiz yine buyurdu:
- Git ve ona bal şerbeti içir!
Kusûr kardeşinin karnındadır
O kimse gitti ve ertesi gün tekrar gelip, kardeşine bal şerbeti
içirdiğini ve rahatsızlığının daha da arttığını söyleyince, bu defa
Peygamber efendimiz şöyle buyurdu:
- Allahü teâlânın kelâmında yanlışlık olamaz. Kusûr kardeşinin
karnındadır. Git ve ona bal şerbeti içir!
O kimse, bu defa da bal şerbetini içirince, kardeşi iyi oldu.”
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri, duymuş olduğu hadîs-i şerîfleri hemen her
yerde rivâyet ederdi. Fakat, “Hak ve hakîkate hizmette kusûr ederim”
endişesiyle ağlardı. Rivâyet ettiği, herkes tarafından tanınmış olan bir
hadîs-i şerîfte, Peygamberimiz buyurdular ki:
- İçinizden biri, bir münkeri, yasak edileni
görürse ve ona eliyle mâni olabilirse, hemen ona mâni olsun. Eliyle mâni
olamazsa diliyle, dili ile de mâni olamazsa, kalbiyle nefret etsin. Bu
da îmânın en zayıfıdır.
Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî, 30 kişilik bir seriyye kumandanlığına getirildi.
Bu seriyye Medîne’den hareket etti. Yolda Müslüman olmayan bir Bedevî
grubuna rastladılar ve onlara misâfir olmak istedilerse de kabûl
edilmediler.
Reisimizi akrep soktu
Müslümanlar onların yakınlarında istirahat ederlerken, bu Bedevîlerin
reislerini bir akrep soktu. Oradakiler, reislerini kurtarmak için birçok
çârelere başvurdularsa da, şifâ hâsıl olmadı. Bedevîlerden ba’zıları
dediler ki:
- Şu karşıda istirahat eden kâfileye gidip, akrep sokmasına karşı
yapılacak tedâviyi soralım. Belki bilen vardır.
Birkaç kimse Eshâb-ı kirâma gelip sordular:
- Ey insanlar! Reisimizi biraz önce akrep soktu. Bildiğimiz çârelere
başvurduk, fakat şifâ hâsıl olmadı. İçinizde bu işi bilen var mı?
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri dedi ki:
- Siz bizim talebimizi önce reddettiniz, bizi misâfir kabûl etmediniz.
Hastanızı tedâvi ederim. Fakat, buna karşılık olarak sizden bir sürü
koyun alırız.
Onlar da kabûl ettiler. Reisin yanına vardılar. Ebû Sa’îd-i Hudrî,
reisin yarasını sardı, yedi defa Fâtiha sûresini okudu. Okuma biter
bitmez, reis hemen ayağa kalktı. Artık üzerinde hiçbir hastalık eseri
kalmadı.
Bedevîler, Eshâb-ı kirâma anlaştıkları sürüyü verdiler. Ebû Sa’îd-i
Hudrî hazretleri, “Bu sürüyü aramızda paylaşalım” diyen Eshâba dedi ki:
- Hayır! Peygamber efendimize bu hâdiseyi anlatırız, koyunları da
kendilerine arz ederiz. Nasıl emir buyururlarsa öyle hareket ederiz.
Sefer dönüşünde, bu hâdiseyi anlattılar. Peygamberimiz;
- Fâtihanın bu kadar te’sîrli bir duâ olduğunu sana kim öğretti?
buyurarak taltif ettiler. Sonra iyi hareket ettiklerini açıkladılar.
Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî
şöyle anlatır:
“Bir gün, Peygamberimiz Eshâbına bir şeyler taksim ediyorlardı. Bir adam
gelip dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Adâlet üzere hareket et!
Kim adâlet eder?
Peygamberimiz de buyurdu ki:
- Ben adâlet etmezsem, kim eder?
Bu hâdise esnasında Hz. Ömer de orada idi. Bu adama çok kızdı ve
Resûlullaha dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Müsâade buyurursanız, şu adamın kellesini uçurayım.
Resûlullah ona dönerek buyurdu ki:
- Hayır, bırak! Onun birtakım arkadaşları olacak ki, onlar sizin
namazlarınızı, oruçlarınızı beğenmiyecek. Fakat onlar, bir ok, yayından
nasıl çıkarsa, dinden öyle çıkacaklardır. Bunların içinde öyle bir adam
bulunacak ki, memelerinden biri kadın memesi gibidir. Bunlar, insanlar
fetret devrinde iken zuhur edeceklerdir.
Bu esnâda, “İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, sen zekâtı
dağıtırken, seni kaşla gözle muâheze ederler” âyet-i kerîmesi
nâzil oldu.”
Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî buyurur ki:
- Ben, Peygamberimizin işâret buyurduğu bu adamı, Hz. Ali’nin Nehrevan
seferinde öldürdüğünü gördüm. Bu adam aynen Peygamberimizin ta’rîf
ettiği gibiydi.
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri, Hudeybiye, Hayber, Mekke, Huneyn, Tebük
gazâlarına da iştirak etti. Peygamberimizle birlikte 12 gazâya
katılmakla şereflendiği açıklanmıştır.
Ebû Sa’îd-i Hudrî, Peygamber efendimizin âhırete irtihâlinden sonra Hz.
Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman’ın halîfelikleri zamanlarında Medîne’de
fetvâ ile meşgul oldu. 656 senesi Hz. Ali’nin zamanında her türlü
fitneden uzak olmaya çalıştıysa da, bozuk fırkalardan Hâricîlerle
yapılan Nehrevan harbine katıldı.
İstanbul'un fethine geldi
Bir rivâyete göre; Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri, İstanbul’un fethi için
gelen asker arasında idi. Düşmanlarla çarpışırken Edirnekapı civârında
şehîd oldu. Kabrini, Fatih Sultan Mehmed Han’ın hocası Akşemseddîn
hazretleri keşfetti. Kabri, eskiden kilise olup, câmiye çevrilen Kariye
Câmiinin bahçesindedir. Bir rivâyete göre de; 693 senesinde bir Cum’a
günü vefât etti. Medîne’de Bakî kabristanına defnedildi.
Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî, hadîs-i şerîf ve fıkıh ilimlerinde çok üstün
derecelere sahipti. 1170 adet hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Hz. Ebû
Sa’îd-i Hudrî ders verirken, çevresinde büyük bir kalabalık hâsıl olur,
sorulan bütün suâllere cevap verirdi.
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, neş’elenip eğlenen ba’zı insanları görünce buyurdu
ki:
- Eğer ölümü düşünseydiniz, lezzetler size tatsız gelirdi ve
bulunduğunuz şu hâlden ayrılırdınız.
Ebû Sa’îd-i Hudrî
şöyle anlatır:
“Biri, Resûlullah efendimizin ardında namaz kıldı. Peygamber
efendimizden önce rükü’ya varıyor, yine ondan önce başını kaldırıyordu.
Peygamberimiz, namazdan sonra:
- Bunu yapan kim idi? diye sordular. O kimse dedi ki:
- Benim yâ Resûlallah.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz, (Namazın noksan olanından
sakınınız! İmâm rükü’ya vardığında rükü’ya varınız. Başını kaldırdığında
başınızı kaldırınız) buyurdu.”
En şiddetli sıkıntı
Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî anlatıyor: “Resûlullah efendimizin huzuruna
gittim. Kadife ile örtünmüş idi. Harareti o kadifeden çıkıp, his
olunurdu. Elimizi, mübârek bedenine koyamazdık. Hayret ettik. Buyurdu
ki:
- En şiddetli sıkıntı peygamberlere olur. Ama peygamberlerin
sıkıntılara sevinmesi, sizin ihsânlara sevinmenizden fazladır.”
Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî, doğru bildiği bir husûsu söylemekten çekinmezdi.
Çok cesûr, fedâkâr ve sabırlı bir zât idi. Temiz ve sade bir yaşayışı
vardı. Böyle olmayı severdi. Muhtaç olanlara yardım eder, onları evine
alıp terbiye ederdi.
Ebû Sa’îd-i Hudrî şöyle anlatır: Resûlullah efendimizden işittim.
Buyurdu ki:
(İnsanların yaptıklarını yazan meleklerden başka melekler de
vardır. Yollarda, sokak başlarında dolaşırlar. Allahü teâlâyı
zikredenleri ararlar. Zikredenleri bulunca, birbirlerine seslenirler:
- Buraya geliniz, buraya geliniz!
Nasıl buldunuz?
Kanatları ile, onları sararlar. O kadar çokturlar ki, göğe
varırlar. Kullarının her işini bilici olan Allahü teâlâ, meleklere
sorarak buyurur ki:
- Kullarımı nasıl buldunuz?
- Yâ Rabbî! Sana hamd ve senâ ediyorlar ve senin büyüklüğünü
söylüyorlar.
- Onlar beni gördüler mi?
- Hayır görmediler.
- Görselerdi nasıl olurlardı?
- Daha çok hamd ederlerdi ve daha çok tesbîh ederlerdi ve daha çok
tekbîr söylerlerdi.
- Onlar benden ne istiyorlar?
- Yâ Rabbî! Cennetini istiyorlar.
- Onlar Cenneti gördüler mi?
- Görmediler.
- Görselerdi nasıl olurlardı?
- Daha çok yalvarırlardı, daha çok isterlerdi. Yâ Rabbî! Bu kulların
Cehennemden korkuyorlar. Sana sığınıyorlar.
- Onlar Cehennemi gördüler mi?
- Hayır görmediler.
- Görselerdi nasıl olurlardı?
- Görselerdi, daha çok yalvarırlardı ve ondan kurtulmak yoluna daha çok
sarılırlardı.
Bunun üzerine Allahü teâlâ meleklere buyurur:
- Şâhid olunuz ki, onların hepsini affeyledim.
- Yâ Rabbî! O zikredenlerin yanında, filân kimse zikretmek için
gelmemişti. Dünya çıkarı için gelmişti.
- Onlar benim misâfirlerimdir. Beni zikredenlerle beraberim. Onların
yanında bulunanlar da, zarar etmezler.)
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
(Mezar, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem
çukurlarından bir çukurdur.)
(Yatağına girdiğinde üç kere Estagfirullah el-azîm ellezî lâ ilâhe illâ
hüvel-hayye’l-kayyûm ve etûbü ileyh diyen kimsenin günâhları deniz
köpükleri veya Temîm diyârının kumları veya ağaç yapraklarının sayısı
veya dünyanın günleri kadar çok olsa da, Allahü teâlâ onun günâhlarını
bağışlar.)
Allahtan kork!
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri kendisinden öğüt istiyen birine buyurdu ki:
- Allahtan kork, çünkü her şeyin başı Allah korkusudur. Cihâda sarıl!
Çünkü cihâd, İslâm dîninin dünya zevk ve lezzetlerine kapılmama
hissidir. Allahü teâlayı zikretmeye ve Kur’ân-ı kerîm okumaya devam et
ki, seni gökte melekler, yerde insanlar arasında yaşatacak olan budur.
Doğruyu söyle, bunun dışında da sükûtu tercih et! Bunları yaparsan
şeytanı yenersin.
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri buyurur ki:
Resûlullahtan işittim. Buyurdu ki:
(Sizden evvelkiler içinde bir adam vardı. Doksandokuz kişiyi
öldürmüştü. Sonra, “Dünyanın en büyük âlimi kimdir?” diye soruşturdu.
Ona bir râhib gösterildi. Bunun üzerine râhibin yanına gitti.
“Doksandokuz adam öldürdüm, tevbe etsem kabûl olur mu?” diye sordu.
Râhib, “Tevben kabûl olunmaz” dedi.
Tevbene kim mâni olabilir?
Bunun üzerine o adam, râhibi de öldürdü. Onunla yüzü doldurdu.
Sonra yeryüzü halkının en büyük âlimini sorup araştırdı. Ona, âlim bir
kimseyi tavsiye ettiler. Âlime sordu:
- Yüz adam öldürdüm. Tevbe etsem kabûl olur mu?
Âlim dedi ki:
- Evet, senin tevbe etmene kim engel olabilir? Filân yere git, orada
Allahü teâlâya ibâdetle meşgul olan insanlar vardır. Onlarla beraber
Allahü teâlâya ibâdet et. Memleketine dönme! Zîrâ orası fenâ bir yerdir.
Bunun üzerine tevbe eden adam yola çıktı. Yarı yola vardığında öldü.
Rahmet melekleri ile azâb melekleri bu adamı almak için geldiler. Rahmet
melekleri dediler ki:
- Bu adam candan tevbe ederek geldi.
Azâb melekleri de dediler ki:
- Bu adam hiçbir iyilik işlememiştir.
Bunun üzerine insan kıyâfetinde bir melek bunların yanına geldi.
Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Melek şöyle dedi:
- İki taraftaki mesâfeyi mukâyese ediniz! Hangi tarafa daha yakın ise
adam o tarafındır.
Mesâfeyi ölçtüler. Adamı varacağı yere daha yakın buldular. Bundan
dolayı onu rahmet melekleri aldılar.)
Ebû Sa’îd-i Hudrî buyurdu ki:
Resûlullah efendimiz hayvana ot verirdi. Deveyi bağlardı. Evini
süpürürdü. Koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının söküğünü dikerdi.
Çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yemek yerdi. Hizmetçisi el
değirmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan öteberi alıp
torba içinde eve getirirdi.
Fakîrle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selâm verirdi.
Bunlarla müsâfeha etmek için, mübârek elini önce uzatırdı. Köleyi,
efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa olsun,
çağrılan yere giderdi.
Güzel huylu idi
Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafîf, aşağı görmezdi. Güzel huylu idi.
İyilik etmesini sever idi. Herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı
sözlü idi. Söylerken gülmezdi.
Üzüntülü görünürdü. Fakat, çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi.
Fakat, alçak tabî’atli değildi. Heybetli idi. Ya’nî saygı ve korku hâsıl
ederdi. Fakat, kaba değildi. Nâzik idi. Cömert idi. Fakat, isrâf etmez,
faydasız yere birşey vermezdi. Herkese acır idi. Mübârek başı hep önüne
eğik idi. Kimseden birşey beklemezdi. Saâdet, huzûr isteyen, Onun gibi
olmalıdır.
Geri Dön |