 |
|
Sahabeler |

Allahın arslanı ve
Resûlullahın Dâmâdı:
Hz. ALİ BİN EBÎ TÂLİB
Hz. Ali Resûlullah efendimizin amcasının oğludur.
Hâne-i saâdette büyüdü. 10-12 yaşlarında iken, birgün
Resûlullah ile Hz. Hatice’nin beraber namaz kıldığını
gördü. Namazdan sonra Resûlullaha sordu:
- Bu nedir?
- Bu Allahü teâlânın dînidir. Seni bu dîne
da’vet ederim. Allahü teâlâ birdir, ortağı yoktur. Lat
ve Uzza isimli putları terketmeni emrederim.
- Önce babama bir danışayım.
- İslâma gelmezsen, bu sırrı kimseye söyleme!
Hz. Ali ertesi sabah, Resûlullahın huzuruna gelerek dedi
ki:
- Yâ Resûlallah! Bana İslâmı bildir.
Bunun için göremiyorum
Böylece Müslüman oldu. Müslüman olanların üçüncüsü,
çocuklardan ise birincisidir.
Peygamberimiz, bazen kuşluk vaktinde, Mekke vâdilerine
doğru çıkıp gider, Hz. Ali de, babası Ebû Tâlib’den,
bütün akrabâlarından ve halktan gizli olarak
Peygamberimizle birlikte gider, namazlarını oralarda
kılarlar, akşamleyin de, dönerlerdi.
Birgün, Hz. Ali’nin annesi Fâtıma hâtun, kocası Ebû
Tâlib’e dedi ki:
- Ali’nin, Muhammed’in yanına devam ettiğini görüyorum.
Senin başına, Muhammed tarafından, oğlun hakkında, güç
yetiremiyeceğin bir iş gelmesinden korkuyorum!
- Demek, oğlumu bunun için göremiyorum?
Hemen, Peygamberimizle Hz. Ali’nin ardına düştü. Onlara,
Batn-ı Nahle vâdisinde, namaz kıldıkları sırada,
rastladı. Peygamberimize sordu:
- Ey kardeşimin oğlu! Edindiğini gördüğüm bu din, ne
dînidir?
- Ey Amca! Bu, Allahın dînidir. Allahın
meleklerinin dînidir. Allahın peygamberlerinin dînidir.
Babamız İbrâhim’in dînidir ki, Allahü teâlâ, beni,
Peygamber olarak bununla, bütün kullara gönderdi.
Ey Amca! Doğru yola çağıracağım kimselerden, buna, en
çok sen lâyıksın! Bu yoldaki da’vetimi kabûl etmeye ve
bana yardımcı olmaya, sen, herkesten daha lâyıksın!
Peygamberimiz, amcasını, İslâmiyete, tevhîde, Allahın
birliğine inanmaya ve putlara tapmaktan vazgeçmeye
da’vet etti. Ebû Tâlib dedi ki:
- Vallahi, yaptığınız veya söyledikleriniz şeylerde bir
mahzûr yoktur. Ey kardeşimin oğlu! Ben, atalarımın
dîninden ve ona bağlılıktan ayrılmaya güç
yetiremiyeceğim. Fakat, sen, gönderildiğin şey üzerinde
dur!
Ben sağ oldukça
Ebû Tâlib şöyle devam etti:
- Vallahi, ben sağ oldukça, yapmak istediğini
tamamlayıncaya kadar, sana, hoşlanmıyacağın bir şey
erişmeyecektir!
Hz. Ali’ye de, hoşlanmayacağı bir şey söylemedi. Ona
sordu:
- Ey oğulcuğum! Üzerinde bulunduğun bu din, nedir?
- Babacığım! Ben, Allaha, Allahın Resûlüne îmân ve onun,
Allah tarafından getirdiklerini de, tasdîk ettim. O’na
tâbi oldum!
- O, seni, ancak, hayır ve iyiliğe da’vet eder. Sen,
onun yolunu tutmakta devam et! Yavrum! Amcanın oğlunun
da’vet ettiği şeye, senin de, istiyerek girmen, yaraşır.
Sevgili Peygamberimiz Allahü teâlânın emriyle Mekke’den
Medîne’ye hicret ederken Hz. Ali’ye kendi yatağında
yatmasını, bıraktığı emânetleri sahiplerine vermesini
söyliyerek buyurdu ki:
- Bu gece yatağımda yat, uyu! Şu hırkamı da
üzerine ört! Korkma, sana hiçbir zarar gelmez!
Hz. Ali, Peygamber efendimizin emrettiği şekilde yattı.
Habîbullahın yerine, hiç korkmadan, kendi nefsini fedâ
etmeye hazırdı.
Burada ne bekliyorsun?
Hicret gecesi müşrikler, Resûlullah efendimizin
saâdethânelerinin etrafını sarmışlardı. Peygamber
efendimiz, evlerinden çıktılar. Yâsîn-i şerîf sûresinin
başından on âyet-i kerîmeyi okudular ve bir avuç toprak
alıp kâfirlerin başına saçtılar. Resûlullah efendimiz
sıhhat ve selâmetle aralarından geçip, Hz. Ebû Bekir’in
evine ulaştı. Müşriklerden hiçbiri onu görememişti.
Bir müddet sonra müşriklerin yanına biri gelip sordu:
- Burada ne bekliyorsunuz?
- Evden çıkmasını bekliyoruz.
- Yemîn ederim ki, Muhammed aranızdan geçip gitti,
başınıza da toprak saçtı.Müşrikler, ellerini başlarına
götürdüler. Hakîkaten, başlarında toprak buldular.
Derhal kapıya hücum edip içeri girdiler.
Hz. Ali’yi, Resûl aleyhisselâmın yatağında görünce,
Resûl-i ekremin nerede olduğunu sordular. Hz. Ali cevap
verdi:
- Bilmem! Beni, onun muhâfazasına me’mur mu ettiniz?
Bunun üzerine Hz. Ali’yi tartakladılar. Kâ’be’nin
yanında bir müddet hapsettikten sonra bıraktılar. Hz.
Ali, Resûlullah efendimizin Kâ’be-i şerîfte devamlı
bulundukları makâma oturdu. “Resûl-i ekremde kimin nesi
var ise, gelsin alsın!” diye nidâ ettirdi. Herkes gelip,
nişânını söyleyerek emânetini aldı. Böylece emânetler
sâhiplerine teslim edildi.
Mekke-i mükerremede kalan Eshâb-ı güzîn, Hz. Ali’nin
kanadı altına sığındılar. Resûlullahın saâdethâneleri
Mekke’de olduğu müddetçe, Hz. Ali de orada kaldı.
Allahın arslanı Hz. Ali, Kureyş kâfirlerinin
toplandıkları yere giderek dedi ki:
- İnşâallahü teâlâ yarın Medîne-i münevvereye gidiyorum.
Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin!
Nihâyet Ali'de hicret etti
Hepsi başlarını eğip, hiçbir şey söylemediler. Sabah
olunca, Hz. Ali, Resûl-i ekrem efendimizin eşyâlarını
toplayıp, Resûlullah efendimizin Ehl-i Beyti ve kendi
akrabâları ile berâber yola koyuldu. Resûlullah
efendimize, şişmiş olan ayaklarından kanlar akar
vaziyette, Kubâ’da yetişti.
Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu
yolculuğun sonunda, Peygamberimizin huzûruna gidemiyecek
bir hâle gelmişti. Resûl-i ekrem efendimiz bunu haber
alınca, bizzat kendisi teşrif etmiş, Hz. Ali’yi görünce
hâline acımış, Onu kucaklamış, mübârek elleriyle nârin,
nâzik ayaklarını okşamış, kendisine âfiyeti için duâ
buyurmuştu. Bunun üzerine; (İnsanlardan öyleleri
vardır ki, Allahü teâlânın rızâsı için nefsini fedâ
eder) [Bekara 207] meâlindeki âyet-i celîlesi
nâzil oldu.
Peygamber efendimiz, bir gece eve vardıklarında buyurdu
ki:
- Yâ Âişe! Hiç yemeğin var mıdır?
Sözleri biter bitmez kapı çalındı. Kapı açıldığında, Hz.
Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin gelmiş olduğunu
gördüler. Peygamber efendimiz sordu:
- Bu vakitte gelmenizin sebebi nedir?
- Yâ Resûlallah! Üç gündür birşey yemedik. Çok acıktık.
Mübârek yüzünüzü görerek açlığımızı unutmak için geldik.
Hasan ile Hüseyin de açtır
Hz. Ali ayrıca dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Hz. Fâtıma ile Hasan ve Hüseyin de üç
gündür açlar.
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Üç gündür ben de birşey yemedim.
Sonra Hz. Ali dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Dün yoldan geçerken Mu’âz bin Cebel’in
avlusundaki hurma ağacında, hurmalar gördüm.
Peygamber efendimiz:
- Kalkınız, Mu’âz’ın evine gidelim. Bizi hurma
ile misâfir etsin, buyurdu.
Resûlullah efendimiz ve üç büyük Eshâbı, Hz. Mu’âz’ın
kapısına vardılar. Hz. Ebû Bekir:
- Yâ Mu’âz devlet kuşu başına kondu. Allahın Resûlü
evine teşrif etti, diye seslendi.
Fakat, evde bu sesi kimse duymadı. Yalnız Mu’âz
hazretlerinin küçük kızı duymuştu. Annesine, Hz. Ebû
Bekir’in kapıya geldiğini söyledi. Annesi inanmadı ve
dedi ki:
- Kızım, bu vakitte Hz. Ebû Bekir’in kapımızda işi ne?
Tekrar yattılar. Sonra Hz. Ömer ve Hz. Ali seslendi. Kız
çocuğu tekrar annesine gitti ise de annesini
inandıramadı. Yine yatıp uyudular. Daha sonra Peygamber
efendimiz, “Yâ Mu’âz!” diye seslenince,
kızcağız, bu sefer, babasına gidip seslendi:
- Babacığım, ne duruyorsun, başımıza devlet kuşu kondu.
Allahü teâlânın Resûlü ve üç Eshâbı kapıya gelmişler,
seni çağırıyorlar.
Hurmalar hiç eksilmedi
Mu’âz hazretleri hemen kapıya koştu. Misâfirlerini içeri
aldı. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Yâ Mu’âz! Üç gündür ben ve Eshâbım hiç yemek
yememişiz. Dün Ali yoldan geçerken sizin avludaki hurma
ağacında hurmalar görmüş. Geldik ki bizi hurma ile
misâfir edesin!
Hz. Mu’âz çok üzülerek cevap verdi:
- Yâ Resûlallah! Bugün hurmaları toplayıp bir kısmını
yedik, geri kalanını da fakîrlere dağıttık. Hiç hurmamız
kalmadı.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz, evde gördüğü büyük
bir sepeti Hz. Ali’ye vererek buyurdu:
- Yâ Ali, bu sepeti eline al! Hurma ağacının
yanına var! Benden selâm söyle, Resûlullah senden hurma
istiyor diye söyle!
Hz. Ali emredildiği şekilde gidip, Resûlullahın selâmını
söyleyince, ağaç hurma ile doldu. Sepeti doldurup
getirdi. Herkes yediği hâlde hurmalardan hiç eksilme
olmadı.
Muhtaç olduğu hâlinden belli olan fakîr biri, Hz.
Ali’nin huzûruna gelip oturdu. Hz. Ali kendisine sordu:
- Benden bir isteğin mi var?
Adam utancından, söz ile cevap veremeyip işâret ile
muhtaç olduğunu bildirdi. Hz. Ali yanında bulunan,
giyecek ve yiyecekleri verdi.
Muhtaç kimse çok sevindi, sonra da çok güzel bir beyit
okudu. Okuduğu beyitten hoşlanan Hz. Ali, çocukları için
ayırdığı üç altını da verdi.
Değeri yaptığıyla ölçülür
Fakîr, sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Hz. Ali,
Peygamber efendimizden işittiği şu hadîs-i şerîfi ona
nakletti:
(Herkesin değeri, söylediği güzel sözlere,
yaptığı iyi işlere göre ölçülür.)
Harbin birinde, Hz. Ali’nin ayağına bir ok saplandı. Ok,
kemiğe girdiği için çıkarılamadı. Sonra doktor
çağırdılar. Doktor dedi ki:
- Bu oku çıkartabilirim. Fakat, çok ağrı yaptığı için
tahammül edilemez. Onun için bayıltmam lâzım.
Hz. Ali şöyle cevap verdi:
- Bayıltmana lüzûm yok. Biraz bekleyin, namaz vakti
girince namaza duracağım. O zaman ayağımdaki oku
çıkartırsınız.
Dediği gibi yaptılar. Namaza durunca ayağını yarıp oku
çıkardılar, hiçbir şeyi hissetmedi.
İşte büyüklerimiz böyle namaz kılarlardı.
Hz. Ali buyurdu ki:
- Müslümanlar, âhırete inanıyor. Kitapsız
kâfirler, inkâr ediyor. Tekrar dirilmek olmasaydı,
inanmıyanlar birşey kazanmaz, müslümanlar da, zarar
etmezdi.
Fakat, kâfirlerin dediği olmayınca, sonsuz azâb
çekeceklerdir.
Peygamber aleyhisselâm, birgün kızı Hz. Fâtıma’nın evine
teşrif etmişti. Hz. Ali’yi evde bulamayınca kızına
sordu:
- Amcamın oğlu nerededir?
- Babacığım, aramızda küçük birşey olmuştu da, dışarı
çıktı.
Ali nerededir?
Resûl-i ekrem efendimiz, Hz. Ali’yi aramaya çıktı. Yolda
rastladığı Hz. Sehl’e sordu:
- Ali nerededir, gördün mü?
Hz. Sehl arayıp, mescidde olduğunu haber verdi.
Resûlullah Hz. Ali’nin yanına geldi. Hz. Ali, toprağın
üzerine yatmış, hırkası omuzundan düşmüş, vücudu
toz-toprak içinde kalmıştı.
Resûl-i ekrem bir taraftan toprakları silkeliyor, bir
taraftan da:
- Kum, yâ Ebâ Türâb! Ya’ni kalk, ey toprağın
babası, diyordu.
Fahr-i kâinat efendimiz, Hz. Ali ile birlikte evlerine
gittiler.. Hz. Ali kendisine, Ebû Türâb denilmesinden
çok hoşlanırdı.
Çünkü bu lakâb, ona, Allah Resûlünün verdiği ma’nevî bir
taltif idi.
Bir gün Hz. Ali’nin annesi Fâtıma hâtun, Ebû Tâlib’e
sordu:
- Oğlun nerede?
- Ne yapacaksın onu?
- Âzâdlı kadın kölem, Ecyad’da, onu, Muhammed’le
birlikte namaz kılarken gördüğünü, bana haber verdi.
Sonra da Ebû Tâlib’e, “Sen, oğlunun dînini
değiştirmesini uygun görüyor musun?!” diye çıkışınca,
Ebû Tâlib şu cevâbı verdi:
Üstünlük sırası
- Sus! Amcasının oğluna arka ve yardımcı olmak, elbet,
herkesten çok, ona düşer! Eğer, nefsim, Abdülmuttalib’in
dînini bırakmak husûsunda bana boyun eğmiş olsaydı, ben
de, muhakkak, Muhammed’e tâbi olurdum! Çünkü, o,
halîmdir, emîndir, tâhirdir!
Bu cevap üzerine, Fâtıma hâtun da, sustu.
Osman-ı Zinnûreyn’den sonra üstünlük sırası Hz.
Ali’dedir. Hilâfeti, ümmetin icmâ’ı ile sâbittir.
Resûlullah, kızı Hz. Fâtıma’yı ona nikâh etmiştir. Daha
önceleri de putlara saygı göstermediği için,
“kerremallahü vecheh” lakâbı verilmiştir. Allahın,
kerîm, şerefli, mübârek kıldığı yüz, ma’nâsındadır.
Hz. Ali buyurdu ki:
Ben, Resûlullah efendimizden işittim, şöyle buyurdu:
(Akıllı insana yaraşan; geçim husûslarının,
âhıreti ilgilendiren hâllerin ve aîlevî mes’elelerin
dışında, konuşmamaktır. Aklı başında olana yaraşan,
hâline bakmak, dilini ve karnını faydasız şeylerden ve
harâmdan korumaktır.)
Hz. Ali bir kalabalığı eğlence içinde görüp, böyle
eğlenip neş’elenmelerinin sebebini sorduğunda, onlar
dediler ki:
- Bugün bayramımızdır.
Bunun üzerine Hazret-i Ali de buyurdu ki:
- Günâh işlemediğimiz günler de bizim
bayramımızdır.
Hz. Ali buyurdu ki:
- Amellerin en fazîletlisi, iyiliği emredip kötülükten
vazgeçirmek ve günâh işliyeni sevmemektir. Kim ki
iyiliği emrederse, mü’minin sırtını muhkemleştirmiş,
sağlamlaştırmış olur. Kim de kötülüğü men eder ve ondan
vazgeçirirse, münâfığın burnunu yere sürtmüş olur.
Hz. Ali Hendek savaşında, bir düşman askerini altedip,
yere yatırdı. Kılıcını çekti. Tam vuracağı zaman, düşman
askeri Hz. Ali’nin yüzüne tükürdü.
Niçin öldürmedin?
Hz. Ali kılıcını kınına koydu. Onunla savaşmaktan
vazgeçti. Ölümünü bekleyen kimse, bu işten bir şey
anlamadı. Hayretle kendisine sordu:
- Kılıcını çekmiştin. Beni öldürmene hiçbir engel yokken
neden vazgeçtin? Öfken birden yatıştı.
Hz. Ali şöyle cevap verdi:
- Ben kılıcımı Allah için vuruyordum. Ben Allahın
arslanıyım. Nefsin esîri değilim. Sen, benim şahsıma
karşı yaptığın hareketten sonra seni öldürseydim, nefsim
için öldürmüş olabilirdim. Hâlbuki her yaptığımı Allah
için yapmam lâzımdır.
Hz. Ali, hayvanlarını kuyudan su çekerek sulayan bir
bedevî ile anlaştı. Kuyudan çekeceği her kova su için,
bedevîden bir avuç hurma alacaktı. Hz. Ali su çekmeye
başladı. Son kovayı çekerken, kovanın ipi kopup, kova,
derin kuyunun içine düştü.
Bedevî, kızgınlıkla Hz. Ali’nin mübârek yüzüne bir tokat
vurup ücreti olan hurmayı da verdi. Hz. Ali kovayı
kuyudan çıkardı. Bedevîye verip oradan uzaklaştı.
Onun dîni haktır
Bedevî, Hz. Ali’nin, derin kuyudan kovayı çıkarmasına
hayret edip, kendi kendine, “Eğer onun dîni hak
olmasaydı, bu derin kuyudan kovayı çıkaramazdı.
Küstahlık yapan el bana lâzım değil” diyerek elini kesip
Hz. Ali’nin evine gitti.
Hz. Ali kapıyı açıp Bedevîyi görünce, içeride bulunan
Resûlullaha haber verdi. Peygamber efendimiz, Bedevîye,
niçin böyle hatâ ettiğini sordu. Bedevî, ağlayarak
yaptığı küstahlıktan özür dileyip îmâna geldi.
Resûlullah, kesik eli yerine koyup duâ buyurdu. Hak
teâlânın izni ile eli sapasağlam oldu.
Hz. Ali, şehîd edileceği gün sabah namazına giderken
yolda şu beyiti okuyordu:
Ölüme hazır ol ki, ölüm elbet gecikmez,
Ölüm gelince artık feryâd fayda vermez.
Ramazan-ı şerîfin 17. Cum’a günü sabah namazına
giderken, İbni Mülcem tarafından kılıçla alnına
vurularak şehîd edildi. Kûfe’de, ya’nî Necef denilen
yerde medfûndur. Diğer üç halîfe gibi Cennetle
müjdelenenlerdendir.
Hz. Ali’nin kızı ve aynı zamanda Hz. Ömer’in hanımı olan
Ümmü Gülsüm, hâdiseyi duyunca dedi ki:
- Babam da, kocam Ömer gibi sabah namazında suikaste
uğradı.
Hz. Ali, vefât etmek üzere iken buyurdu ki:
- Yemînle söylüyorum ki, umduğuma kavuştum.
Sonra Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti.
Altı nasîhat
Peygamber efendimiz Hz. Ali’ye buyurdu ki:
- Yâ Ali! Altıyüz bin koyun mu istersin, yahut
altıyüz bin altın mı veya altıyüz bin nasîhat mı
istersin?
- Altıyüz bin nasîhat isterim.
Peygamber aleyhisselâm buyurdu ki:
- Şu altı nasîhata uyarsan, altıyüz bin nasîhata
uymuş olursun.
1. Herkes nâfilelerle meşgul olurken, sen farzları îfa
et. Ya’nî farzlardaki rükünleri, vacibleri, sünnetleri,
müstehabları îfa et!
2. Herkes dünya ile meşgul olurken, sen Allahü teâlâyı
hatırla! Ya’nî din ile meşgul ol, dîne uygun yaşa, dîne
uygun kazan, dîne uygun harca!
3. Herkes birbirinin ayıbını araştırırken, sen kendi
ayıplarını ara! Kendi ayıplarınla meşgul ol!
4. Herkes, dünyayı imar ederken, sen dînini imar et,
zînetlendir!
5. Herkes halka yaklaşmak için vâsıta ararken, halkın
rızâsını gözetirken, sen Hakkın rızâsını gözet! Hakka
yaklaştırıcı sebep ve vâsıtaları ara!
6. Herkes çok amel işlerken, sen amelinin çok olmasına
değil, ihlâslı olmasına dikkat et!
Hz. Ali, Hendek savaşında müşriklerin en azılıları ile
savaştı. Savaşın iyice şiddetlendiği 22. gün, Amr bin
Abdûd adlı müşriklerin en azılılarından biri, Hendek
kenarlarına gelip meydana er istedi. Müslümanlardan
kimse Amr’ın da’vetine cevap vermedi. Çünkü
Resûlullahtan emir bekliyorlardı. Amr’ın meydan okuması
yedi kere devam etti.Yedincide Resûlullah efendimiz, Hz.
Ali’yi çağırıp huzûruna oturttu ve buyurdu ki:
- Yâ Ali! Benim atıma bin, kılıcımı al, Amr bin
Abdûd’un önüne yiğitçe, cesâretle var! Onun heybetinden,
uzun boyundan endîşe etme! Ben, Hak teâlâdan sana yardım
etmesi için, senin elinle Müslümanların, bunun şerrinden
kurtulmaları için duâ ediyorum.
Avını gözetliyen arslan
Hz. Ali kılıcını kuşandı. Atına bindi. Avını
gözetliyerek giden bir arslan gibi, Amr’ın önüne varıp
dedi ki:
- Yâ Amr! Duydum ki sen Kâ’be’nin karşısında ahdetmişsin
ki, Kureyşten bir kişi senden iki şey istese, birini
yaparmışsın.
- Evet öyle söz verdim.
- Biliyorsun ben Kureyş’tenim. Senden iki şey
isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabûl et! Birinci
isteğim, Allahın birliğini ve Muhammed aleyhisselâmın
O’nun Resûlü olduğunu kabûl ve tasdîk etmendir.
- Bunu kabûl etmiyorum, başka ne istiyorsun?
- İkinci isteğim, bu iki kuvveti hâllerine bırakıp,
Mekke-i mükerreme’ye gitmendir.
- Bunu kabûl ettim, yalnız Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın
başlarını keserim.
- Ey ahmak! Benim başımı kesmeden onların başını nasıl
kesersin?
- Yâ Ali! Sen henüz gençsin, dünyanın tadını almamışsın,
ben senin başını kesmek istemem.
- Ben Allahü teâlânın yardımı ve Resûlünün duâsı ile
senin başını kesmek isterim.
Hz. Ali’nin bu sözü üzerine Amr, atından inip Hz. Ali’ye
doğru yürüdü. Hz. Ali de atından indi. Birbirlerine
hamle ettiler. Hz. Ali bir fırsatını bulup, Amr’ın
uyluğunu, bir kılıç darbesiyle kopardı. Artık işi bitti,
diyerek geriye dönmüş gelirken, Amr, kendi kopmuş
bacağını Hz. Ali’ye fırlattı. Hz. Ali de hemen geri
dönüp Amr’ı öldürdü.
Resûlullah efendimiz tekbîr getirip buyurdu ki:
- Ali’nin Amr bin Abdûd ile bir kere
karşılaşması, ümmetimin kıyâmete kadar olan ibâdetinden
hayırlıdır.
Dünya aldatır
Hz. Ali’nin hikmetli sözleri çoktur. Bunlardan ba’zıları
şunlardır:
Affetmek fazîlettir. Kararlı olmak metâ’dır, sahip
olunan maldır. Kararsız olmak ise zâyi olmaktır.
Yalancılık hıyânettir. İnsâf rahatlık, şer küstahlıktır.
Güleryüzlülük ihsândandır. Doğruluk kurtarır, yalan
felâkete sürükler. Kanâat insanı zengin yapar, yerinde
kullanılmayan zenginlik azdırır. Dünya aldatır, şehvet
kandırır. Hased yıpratır, nefret çökertir.
Akıllı kimse, günâhlarını tevbe ile örtendir. Cömert,
kötülük yapana iyilikle karşılık verendir.
Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme doymaz.
Hz. Ali, Hayber kalesinin fethinde, kalenin kapısını
koparıp, kalkan olarak kullanmıştır. Bu savaşta Hz.
Ali'nin gözleri ağrıyordu. Resûlullah efendimiz onu
çağırtarak gözlerine üfledi ve şifa bulması için Allahü
teâlâya duâ etti. Hz. Ali'nin gözlerinde bir ağrı sızı
kalmadı.
Bu savaşta, yahudilerin meşhur pehlivanı Merhab:
-Hayber halkı iyi bilir ki: ben, gelip çatan harplerin
tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda, tepeden tırnağa kadar
silâhlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş
Merhab'ımdır. Ben, kükreyerek geldikleri zaman aslanları
bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir,
diyerek Müslümanlardan er diledi. Bunun üzerine Hz. Ali:
-Ben oyum ki: anam bana Haydar, Arslan adını takmıştır!
Ben, ormanların heybetli görünüşlü arslanı gibiyimdir.
Sizi, geniş ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er
kişiyimdir, diye şiir söyleyerek Merhab'ın karşısına
dikildi.
Bu şiir Merhab'a o gece gördüğü rüyâyı hatırlattı.
Rüyâsında kendisini bir arslanın parçaladığını görmüştü.
Hz. Ali, Merhab'la karşı karşıya geldiğinde, Merhab'ın
tepesine öyle bir kılıç indirdi ki, kılıç, Merhab'ın
siperlendiği kalkanını ve demirden miğferini kesti.
Başını, ikiye ayırdı. Merhab'ın başına inen kılıncın
çıkardığı ses o kadar fazla idi ki, Hayber karargâhında
bulunan Ümm-i Seleme:
-Merhab'ın dişlerine kadar inen kılıcın sesini ben de
işittim, demiştir.
Hz. Ali, o gün yahudilerin en namlı kişilerinden
sekizini öldürmüştür.
Hayber gazâsından dönen Hz. Ali'ye Peygamber efendimiz:
-Yâ Ali, eğer halk, Îsâ'ya söylediklerini
söylemiyecek olsalardı, senin hakkında çok sözler
söylerdim. O zaman herkes, bereketlenmek için, ayağının
tozunu alır, abdest suyunu şifâ için hastalarına
verirlerdi. Seni şehid ederler. Âhırette havzımın
üzerinde halîfemsin. Cennete en önce sen girersin. Seni
sevenler nurdan minberler üzerinde olur,
buyurunca, Hz. Ali şükür secdesi yaptı.
Hz. Ali bir müfreze gönderdiği vakit başına tâyin ettiği
kimseye şöyle derdi:
-Sana Allahtan korkmanı tavsiye ederim. O, hem dünyaya,
hem de âhirete mâliktir. Vazîfene sarıl. Seni Allaha
yaklaştıracak olana yapış. Çünkü dünyada yapıp da
bıraktıklarını, yarın karşında hazır bulacaksın.
Sakif'ten bir zat anlatır:
Hz. Ali, beni vâli tâyin etti ve şehrin halkının yanında
bana şöyle dedi:
-Vergiyi tam olarak al! Bu işte sakın sende bir zaaf
görmesinler.
Daha sonra bana şöyle dedi:
-O sözü onların yanında söylememin sebebi, onlar hîlekâr
bir kavimdir. Onlara âit bir elbiseyi, yedikleri bir
şeyi, taşıt olarak kullandıkları bir hayvanı alıp satma.
Para yüzünden onları kırbaçlama ve ayakta da bekletme.
Vergi olarak aldıklarından, onlara bir mal satma! Eğer
bu sözlere muhâlefet edersen Allah benim yerime seni
yakalar. Emre muhâlif bir hareketini duyarsam seni
azlederim.
Hz. Ali, İslamiyeti kabul ettikten sonra, bütün Mekke
devrini teşkil eden on üç sene Peygamber efendimizin
yanında, O’nun huzur ve hizmetlerinde bulundu. Peygamber
efendimizin sevgi ve iltifatlarına kavuştu. Mekkeli
müşriklerin bütün eza ve cefalarına katlanarak Peygamber
efendimizin en yakın yardımcılarından oldu.
Mescid-i Nebevi’nin inşaatında çok gayret gösterdi. Bedr,
Uhud, Hendek ve diğer bütün gazalarda bulundu ve
fevkalade gayret ve kahramanlık gösterdi. Yalnız Uhud
Gazasında on altı yerinden yara aldı. Pekçok gazada
Resulallah sallallahü aleyhi ve sellem sancağı Hz.
Ali’ye teslim etmiştir.
Vâhiy kâtipliği yaptı
Hz. Ali, Hudeybiye Antlaşmasında sulh şartlarının
yazılmasında vazife aldı. Hayber Gazasında bulunup,
büyük kahramanlıklar gösterdi. Bu savaşta, ağır bir
demir kapıyı kalkan olarak kullanmıştır. Huneyn
Gazasında da büyük kahramanlıklar gösteren Hz. Ali,
Tebük Gazasında, Resulullah efendimiz tarafından
vazifeli olarak Medine’de bırakıldığı için bulunamadı.
Daha sonra Yemen Muharebesinde ordu kumandanı olarak
vazifelendirildi. Mekke-i mükerreme feth edilince,
Kabe’deki putları imha vazifesi ona verildi.
Peygamber efendimiz vefat edince, o yıkayıp kefenledi.
Bu son mübarek vazife, ona ve Hz. Abbas, Üsame bin Zeyd,
Fadl ve Kusem’e nasib oldu. Definden sonra halife
seçilen Ebu Bekr’e biat edip onun devlet işlerini
yürütmede istişare ettiği zatlardan oldu ve kadılık
(hakimlik) görevlerinde bulundu. Hz. Ömer’in
halifeliğine de biat edip, halifenin danışmanı ve
hakimliğini yaptı. Hz. Osman’ın da halifeliğine biat
edip, hilafet işlerinde onun vezirliğini yaptı.
Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra 656 Zilhicce
ayında halife oldu. Hz. Osman’ı şehit edenlerin
cezalandırılmaları hususunda çıkan ictihad
ayrılıklarından dolayı karşı karşıya gelen iki ordu
arasında tam anlaşma olmuştu ki, Abdullah bin Sebe’
ismindeki Yahudi, gece karanlığında grubu ile birlikte
Basralıların üzerine saldırdı. Gece karanlığında kimse
ne olduğunu anlayamadı. Üç gün savaş devam etti. Cemel
(Deve) Vak’ası olarak bilinen bu hadisede Aişe-i Sıddika
esir alınınca, Hz. Ali hürmet ve ikram edip kendi
askerleri arasında bulunan kardeşi Muhammed bin Ebu Bekr
ile Medine’ye gönderdi. Bir sene sonra Sıffin denilen
yerde Hz. Muaviye’nin ordusu ile yüz günde doksan meydan
muharebesi yaptı. Askerlerinden yirmi beş bin, karşı
taraftan kırk beş bin kişi şehid oldu. Karşı taraftan
gelen sulh teklifi ile antlaşma olunca, ordusundan yedi
bin kişi ayrıldı. Bunlara harici denildi.
660 senesinde Ramazan-ı şerif ayının on yedinci Cuma
günü sabah namazına giderken İbn-i Mülcem adlı bir
harici tarafından başına kılıçla vurularak şehit edildi.
Kabirleri Necef denilen yerdedir.
Halifeliği devrinde zuhur eden fesatçılarla mücadele
ettiğinden, sükun ve huzur bulamamıştır. Hükumet
idaresinde Hz. Ömer’in yolunu tutmuştur. Her işin
emniyet ve istikamet dairesinde yapılmasına çalışır,
halka şefkat gösterirdi. Her tarafta askeri birer merkez
vücude getirmişti.
Hakkında bir kaç ayet-i kerime nazil olup, pek çok
hadis-i şerifle medhedildi. Ehl-i sünnetin gözbebeği,
evliyanın reisi, kerametler hazinesidir. Adalet, ilim,
cömertlik, merhamet ve diğer yüksek faziletleri
kendisinde toplamıştır. Peygamber efendimiz Hz. Ali’ye
cömertlerin sultanı manasına Sultan-ül-eshiya
buyurmuşlardır.
Buğday benizli, orta boylu, uzun gerdanlı, güler yüzlü,
iri siyah gözlü, geniş göğüslü, iri yapılı ve sık
sakallı görünüşe sahib olan Hz. Ali, ilim ve amel
bakımından en yüksek derecede idi. Allah korkusundan
devamlı ağlardı. Namaza durunca, alem alt-üst olsa,
haberi olmazdı.
Hz. Ali'nin Hz. Fatıma'dan Hasan, Hüseyin ve Muhsin
adında 3 erkek, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm adında iki kızı
olmuştur. Hz. Fatıma'dan sonra evlendiği hanımlarından
15 erkek, 16 kız çocuğu olmuştur.
Hz. Ali, fevkalade beliğ ve fasih konuşurdu. Peygamber
efendimizden sonra, onun derecesinde beliğ hutbe
okuyacak bir başkası yok idi. Arap lisanının ilk
kaidelerini koyan odur. Bu sebeple Kur’an-ı kerimin
lisanına herkesten çok aşina idi. Devamlı Peygamber
efendimizin yanında bulunması ve onun feyizli nurlarına
ilk kavuşanlardan olması sebebiyle Kur’an'ın hükümlerini
en iyi bilen o idi. Tefsire dair birçok rivayetler
bildirmiştir. Bilhassa ayetlerin iniş sebepleri
konusunda birçok rivayetleri vardı. Bu konuda buyuruyor
ki:
-Sorunuz, bana ne sorarsanız, size cevabını
veririm. Allahın kitabını bana sorunuz. Vallahi bir ayet
yoktur ki, ben onun gecede mi, gündüzde mi, kırda mı,
dağda mı nazil olduğunu bilmiyeyim.
Bu sebeplerden dolayı, hakkında birçok rivayet olup,
anlaşılması güç meselelerde, onun rivayeti tercih
edilmiştir. Hacc-ı Ekber’in kurban bayramı olduğuna dair
olan rivayeti gibi.
Hz. Ali, Ehl-i beytten olması sebebiyle, Peygamber
efendimizin sünnetine herkesten daha fazla vakıftı. Bu
hususta herkesin müracaat kapısıydı. Bizzat Resulullah
efendimizden duyarak yazdığı bir hadis sahifesi vardı.
Bu sahife, Sahifetü Ali bin Ebi Talib adıyla 1986’da
yayınlanmıştır. Kendisinden 586 hadis-i şerif
bildirilmiştir. Bunlardan 20 tanesi hem Buhari’de, hem
de Müslim’de bulunur. Bundan başka 9 hadis-i şerif
Buhari’de, 15 hadis Müslim’de, tamamı da Ahmed bin
Hanbel’in Müsned adlı kitabında vardır.
Hz. Ali, Eshab-ı kiramın en büyük fıkıh alimlerindendi.
Halledilemeyen mevzular ona havale edilirdi. Hatta Hz.
Ömer buyurur ki:
-Şayet Hz. Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu.
Fıkha dair bildirdiği hükümler, Mevsûatü Fıkhı Ali bin
Ebi Talib adıyla yayınlanmıştır.
Hz. Ali’nin hikmetli sözleri birçok kitaplarda
toplanmıştır. Bunlardan Emsalü İmam Ali, Gurer-ül-Hikem
ve Dürer-ül-Kilem adlı eserler basılmıştır. Bu
kitaplardaki sözlerinde Hz. Ali buyuruyor ki:
Affetmek fazîlettir. Kararlı olmak metâ'dır, sahip
olunan maldır. Kararsız olmak ise zâyi olmaktır.
Doğruluk emânet, yalancılık hıyânettir. İnsâf rahatlık,
şer küstahlıktır. Emânete hıyânet etmemek, îmândandır,
güler yüzlülük ihsândandır. Doğruluk kurtarır, yalan
felâkete sürükler. Kanâat insanı zengin yapar, yerinde
kullanılmayan zenginlik azdırır. Dünya aldatır, şehvet
kandırır. Lezzet oyalar, nefsin arzuları alçaltır. Hased
yıpratır, nefret çökertir.
Akıllı kimse, günâhlarını tövbe ile örtendir. Cömert,
kötülük yapana iyilikle karşılık verendir.
İlim; güzel bir mîrâs, genel bir ni'mettir.
İnsaf, ihtilâfı giderir, ülfeti getirir.
Adâlet; îmânın başıdır, ihsânın birleştiği noktadır ve
îmânın en yüksek mertebesidir.
Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme doymaz.
Hikmet; akıllıların bahçesi, ermişlerin
mesîresidir, gezinti yeridir.
Akıllı; şehvetten uzaklaşan, âhıreti dünya ile
değişmeyendir. Akıllı, yalnız ihtiyâcı kadar ve delille
konuşur, sâdece âhıretinin ıslâhı için çalışır. Akıllı,
günâhlardan sakınır, ayıplardan uzak durur. Cömertlik
günâhları siler, kalblere sevgi eker.
Câhil; dayakla uslanmaz, nasîhatlerden payını
almaz.
İlim; insanı akla götürür, kim ilim öğrenirse akıllanır.
İlim; rûhu ihyâ eder, diriltir. Aklı aydınlatır,
cehâleti öldürür.
Zulüm; ayakların kaymasına, ni'metin yok olmasına,
milletlerin helâkine sebep olur.
Gerçek mü'minin sevgisi, kızması, birşeyi alması,
yapması ve terki, hep Allah için olur.
Kâmil mü'min gizli şükür eder, belâya karşı sabır eder,
ümîd hâlinde iken bile korkar.
Akıllı kimse, ibâdetle, nefsin arzusuna karşı
gelendir. Câhil kimse, günâh işleyerek nefsin arzusuna
uyandır.
Allaha kavuşmak, kötü insanlardan uzak durmakla olur.
İhtiraslı kimse, bütünüyle dünyaya mâlik olsa bile yine
fakîrdir.
Doğruluk, İslâmın direği, îmânın desteğidir.
Allahın azâbından korkmak, müttekîlerin, takvâ
sahiplerinin nişânıdır.
Dînin esâsı, emâneti yerine vermek, sözünde durmaktır.
Hased eden dâimâ hastadır, cimri insan, dâimâ fakîrdir.
Başa kakan, nefret ateşini körükler.
Kanâatkâr olmak, boyun eğme zilletinden daha hayırlıdır.
Olgunluk üç şeyde gereklidir: Musîbetlere sabır,
isteklerde aşırıya kaçmamak ve istiyene vermektir.
Yumuşaklık, durulmayı çabuk sağlar ve zor olan şeyleri
kolaylaştırır.
Âlim, câhili hemen tanır, çünkü daha önce o da câhildi.
Câhil âlimi tanımaz, çünkü daha önce âlim değildi.
Akıl ve ilim, birbirinden ayrılmayan ve zıt olmayan iki
kardeş gibidir.
Îmân ve hayâ, birbirinden kopmayan bir bütündür.
Îmân ve ilim, ikiz kardeş ve birbirinden
ayrılmayan arkadaş gibidir.
Öfke, tutuşturulmuş bir ateş gibidir. Her kim ki
öfkesine hâkim olursa, onu söndürür ve her kim onu
salıverirse, ilk yanan kendisi olur.
Ahmaklık, dermânı bulunmayan bir dert, şifâsı olmayan
bir hastalıktır.
Allah için kardeş olanların sevgisi, sebebi dâim olduğu
için devam eder. Dünya için kardeş olanların sevgisi,
sebebi devam etmediği için, kısa sürer, bir an gelir son
bulur.
Akıllı, sustuğu vakit tefekkür, konuştuğu vakit zikir
eder, baktığı vakit de ibret alır.
Kendisi amel etmeksizin Allah yoluna çağıran kişi, oksuz
yaya benzer.
Sükût, sana vakar kazandırır ve seni özür dileme
zahmetinden kurtarır.
İhtiras, gâfillerin kalbinde şeytanların sultânıdır.
Hasedcilerin en ehveni, hased ettiği kişinin elindeki
ni'metlerin yok olmasını ister.
İlim, insanı Allahın emrettiği şeylere götürür, zühd ise
o şeylere erişilmesini kolaylaştırır.
Korkaklık, ihtiras ve cimrilik, Allaha karşı
kötü zannın bir araya getirdiği kötü arkadaşlardır.
Mal, harcandığı kadar sâhibine ikrâmda bulunur. Kişinin
yaptığı cimrilik kadar ona ihânet eder.
Fakîh öyle biridir ki, insanları Allahın rahmetinden
ümitsizliğe düşürmez ve onları Allahın rahmetinden yüz
çevirtmez.
Mal ve çocuklar, dünya hayâtının zînetidirler. Sâlih
amel de, dünyadan âhırete götürülen mahsûldür.
Allah için seven bir kardeş, en yakından daha yakın,
anne ve babalardan daha merhametlidir.
Amel eden câhil kişi, yoldan başka yerde yürüyen
gibidir. Bu yürüyüşü ona, ihtiyâcından uzaklaşmaktan
başka birşey kazandırmaz.
İnsan, sözü ile tartılır veya işi ile değerlendirilir.
Seni zînet yönünden ağır getirecek şeyi söyle ve
kıymetini artıracak şeyi yap.
Yalancı, sözünde suçludur, isterse delîli kuvvetli ve
ağzı lâf yapan biri olsun.
İstişâre, danışma sana rahatlık, başkasına
yorgunluktur.
Dünya mü'minin hapishânesi, ölüm hediyesi, Cennet de
varacağı yerdir.
Dünya kâfirin Cenneti, ölüm korkulu rü'yâsı, Cehennem de
varacağı son duraktır.
Allaha tâatle uğraşmak en kârlı iş, doğru konuşan dil
ise, en güzelidir.
Gaddarlık, herkes için kötü bir şeydir. Şan, şeref
sâhibi ve büyük zâtlar için daha çirkindir.
Takvâ, dîni ıslâh, nefsi muhâfaza eder ve
mürüvveti süsler.
Akıllı; alçak dünyadan el çeken, Cennet-i a'lâya göz
dikendir.
Sabır en güzel huy, ilim en şerefli süs eşyasıdır.
Kalblerin gafletine, gözlerin uyanık olması fayda
vermez.
Sıkıntıya düşmeden önce emniyet tedbirini alan kimse,
ayağını sağlam yere basmış olur.
Sabır, insanın başına gelene katlanması demektir. Onu
kızdırana karşı da kendisine hâkim olmaktır.
Korku kaderi değiştirmez, yalnız sevâbın yok
olmasına sebep olur.
İhtiras, rızkı artırmaz.
Kârlı olan, dünyayı âhıretle değiştirendir.
Cimri, dünyada kendi nefsine cömert davranmaz, bütün
malını mîrâsçılara vermeye râzı olur.
Mal, sâhibini dünyada yükseltir, âhırette
alçaltır.
Hased, bir dert ve hastalık olup, hased eden veya olunan
helâk olmadıkça çâresi bulunmaz.
Günâhlar birer dert olup, devâsı istigfârdır.
Sabır iki kısımdır: Sevmediğin şeye sabretmek ve
sevdiğin şeye sabretmek.
Sabır, en güzel îmân kisvesi ve insanların en şerefli
ahlâkıdır.
Şek ,şüphe, yakîni bozar, îmânı yok eder.
Mürüvvet; insanın, kendisini lekeleyecek
şeylerden kaçınması ve güzellik kazandıracak şeylere
yaklaşmasıdır.
Cömertlik ve cesâret, şerefli maksatlar olup, Allahü
teâlâ bunları sevdiği ve denediği kişilere ihsân eder.
Sıkıntıya karşı sabır etmek, bolluk ânındaki âfiyetten
daha efdaldir.
Akıllı, iyiliklerini canlandıran, kötülüklerini
öldürendir.
Tûl-i emel, fazla yaşama arzusu, serâb gibidir, bunu
gören su sanıp aldanır.
İyiliği tamamlamak, yeniden başlamaktan daha
hayırlıdır.
Kendi nefsinden râzı olan, aldanmıştır. Ona güvenen,
mağrûr ve yolunu şaşırmıştır.
Gerçek dost, ayıbını görüp nasîhat eden, gıyâbında seni
koruyan ve seni kendisine tercîh edendir.
Ahmaklık; herşeyi fuzûliymiş gibi hiçe saymak ve câhil
insanlarla arkadaşlık kurmaktır.
Allah için dost olan, kişiye doğru yolu gösteren,
fesattan uzaklaştıran ve ibâdetlerinde yardımcı olandır.
İlim, maldan daha hayırlıdır. İlim seni, sen de
malı korursun.
Fazîlet; çok mal ve büyük işlerle değil, güzel kemâliyet
ve hayırlı işlerle olur.
İslâmiyet, teslimiyettir. Teslimiyet, yakîndir.
Yakîn, tasdîktir. Tasdîk, ikrârdır. İkrâr, edâdır,
yerine getirmektir. Edâ ise ameldir.
Fazîlet, en iyi maldır. Cömertlik, en güzel mücevherdir.
Akıl, en güzel zînettir. İlim, en şerefli meziyettir.
Adâlet, halkın dirliği ve düzeni, idârecilerin süsü ve
güzelliğidir.
Akıllı kimse; dilini kötü söz ve gıybetten koruyan,
mü'min; kalbini şek ve şüpheden temizleyendir.
İyilikle emretmek, insanların en fazîletli amelleridir.
İffet; nefsin koruyucusu ve kinlerden
paklayıcıdır.
Sabır iki kısımdır; belâya sabır iyi ve güzeldir. Bundan
daha güzeli, harâmlara karşı sabırdır.
Harâmlardan çekinmek, akıllıların şânı, şereflilerin
tabiatındandır.
Allah korkusundan dolayı göz yaşı dökmek, kalbi
nûrlandırır. Tekrar günâh işlemekten insanı korur.
Yaptığı günâh bir işle öğünmek, o günâhı yapmaktan daha
kötüdür.
Ârifin, yüzü nûr ve tebessüm, kalbi korku ve
hüzün doludur.
Dünya; güzel, aldatıcı ve geçici bir serâb, çabuk
yıkılan bir dayanaktır.
Sevgi, kalblerin birbirine yakınlaşması ve rûhların
ünsiyetidir.
Yumuşaklık, öfke ateşini söndürür. Hiddet ise öfke
ateşini körükler.
Mü'min, baktığında ibret alır. Bir şey
verilirse, şükür eder. Musîbet ve belâya uğrayacak
olursa, sabır eder. Konuşacak olursa, Allahü teâlâyı
hatırlatır.
Akıl, mü'minin dostu; ilim, vezîri, sabır, askerlerinin
komutanı ve amel ise silâhıdır.
Îmân ile amel, ikiz kardeş olup, birbirinden
ayrılmazlar.
Hased edenin sevgisi sözlerinde görülür. Kinini
işlerinde gizler. Adı dost, fiili düşmancadır.
Yumuşak başlı olanlar; en sabırlı, derhal affedici ve en
güzel huylu olan kimselerdir.
Allahü teâlâdan hayâ etmek, insanı Cehennem azâbından
korur.
Gaflet, insana gurûr getirir, helâke yaklaştırır.
Mü'min, dünyaya ibret gözü ile bakar. İhtiyâcı
için karnını doyurur. Dünyadan konuşulduğu vakit, nefret
ve tenkid kulağı ile dinler.
Fazîlet, gücü yettiğinde affetmektir.
Hayâ ve cömertlik, ahlâkların en efdalidir.
Kötü insan, hiç kimseye iyi zan beslemez. Çünkü
o, herkesi kendisi gibi görür.
Kâmil olan kimse, aklı, arzu ve isteklerine galip
gelendir.
Söz ilâç gibidir. Azı faydalı, çoğu zararlıdır.
Geri Dön |
 |
|