|
Peygamberimiz Vedâ Haccında Mina’da bulunduğu sırada; “Allah’ın
yardımı ve zafer günü gelip insanların Allah’ın dînine
akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek, tesbîh
et! O’ndan af dile!
Çünkü O, tövbeleri dâimâ kabul eder.” meâlindeki
en son nâzil olan Nasr sûresi indiğinde Peygamber
efendimiz kızı hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp;
“Bana
kendi vefâtım haber verildi.”
buyurdu.
Bunun
üzerine ağlamaya başlayan Fâtımâ’ya;
“Ağlama,
zîrâ benim ehlimden bana ilk kavuşan sen olacaksın.” buyurdu.
Cebrâil aleyhisselâm Peygamber efendimize her sene o
zamâna kadar nâzil olan âyetleri okumak üzere senede bir
kere gelirdi.
Vefât
edeceği sene iki kere gelip Kur’ân-ı
kerîm’i iki
defâ baştan sona okudu.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmeden bir
müddet önce Bakî mezarlığında ve Uhud’da bulunan
Müslümanların kabrini ziyâret ederek onlar için duâ ve
istiğfâr etti.
Bakî mezarlığındayken yanında bulunan Ebû Müveyhib’e
dönerek;
“Ey
Ebû Müveyhib! Ben dünyâ hazîneleriyle âhiret nîmetlerini
seçmede serbest bırakıldım.
İstersen
dünyâda bakî ol, sonra Cennet’e git, istersen likaullah(Allah’a
kavuşmak) hâsıl
olup Cennet’e gir dediler.
Ben
likaullahı ve sonra Cennet’i seçtim.” buyurdu.
Sevgili Peygamberimiz vefâtından önce humma hastalığına
tutuldu.
Bu hastalık 13 gün sürdü.
Bu
müddetin son 8 gününü hazret-i Âişe’nin odasında
geçirdi.
Hastalığının
ilk günlerinde ve ateşi düştüğü sıralarda mescide çıkıp
Eshâbına namaz kıldırıyordu.
Hastalığının ikinci günü hazret-i Ali ve Fazl bin Abbâs
kollarına girerek mescidi teşrif etti.
Minbere
oturup hamd ve senâdan sonra; “Ey
Eshâbım, bilmiş olunuz ki aranızdan ayrılmam yaklaştı.
Kimin
bende hakkı varsa benden istesin.
Benim
yanımda sevgili olan benden hakkını istesin veya helâl
etsin ki Rabbime ve rahmetine bunları ödemiş olarak
kavuşayım.” buyurdu.
Sonra
minberden inip öğle namazını kıldırdı.
Namazdan
sonra tekrar minbere çıkıp namazdan önce buyurduğunu
tekrar etti.
Bunun
üzerine Eshâbdan biri kalkıp üç dirhem alacağı olduğunu
söyleyince hemen ödedi.
Peygamber efendimizin hastalığının arttığı günlerde
Eshâb-ı kirâma yaptığı vasiyetlerden biri de şöyledir:
“Müşrikleri
Arabistan’dan çıkarınız.
Size
gelen elçilere benim yaptığım gibi ikrâm ve ihsânda
bulununuz.”
Vefâtından beş gün önce hastalığı biraz hafifledi ve
mescidi teşrif edip, minbere çıkarak Eshâb-ı kirâma;
“Ey
Eshâbım, hiçbir peygamber ümmeti içinde ebedî olarak
yaşamadı.
Biliniz
ki, ben de Rabbime kavuşacağım.
Muhakkak
ki siz de Rabbinize kavuşacaksınız.
Dünyâda
hiç kimse kalmaz.
Her
şey Allah’ın irâdesine bağlıdır.
Allah’ın
takdir buyurduğu zaman ne öne alınır, ne de o zamandan
kaçılır.
Sizinle
buluşacağımız yer, Kevser Havzının başıdır.
Her
kim benimle Kevser Havzı kenârında buluşmak isterse
elini ve dilini korusun, günahlardan sakınsın.
Ey
Eshâbım! Allah kullarından birini dünyâ hayâtıyla âhiret
hayâtını seçmekte serbest bıraktı.
Fakat
bu kul âhiret hayâtını seçti.” buyurdu.
Hazret-i
Ebû Bekr Resûlullah efendimizin bu sözleriyle vefâtına
işâret buyurduğunu anlayarak ağlamaya başladı.
Peygamber
efendimiz; “Ağlama
yâ Ebâ Bekr!” buyurarak
onu teselli etti ve;
“Bana her bakımdan en faydalı olanınız Ebû Bekr’dir.” ve “Mescide
açılan kapılardan Ebû Bekr’inki hâriç hepsini
kapatınız.” buyurdu.
Sonra
minberden inerek hazret-i Âişe’nin odasına döndü.
Biraz sonra Eshâb-ı kirâmın çok üzülmesi ve endişeleri
üzerine hazret-i Ali ve Fazl bin Abbâs’ın koltuğuna
girdiği halde tekrar mescide geldi.
Minberin
alt basamağına durup Eshâb-ı kirâma son hutbesini okudu
ve vasiyetini yaparak şöyle buyurdu:
“Ey
Muhâcirler, size Ensar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet
ederim.
Onlar
benim has cemâatimdir.
Onlar
sizi evlerinde misâfir edip, her hususta sizi nefslerine
tercih ettiler.
Eshâbım!
İlk Muhâcirlere de hürmet etmenizi vasiyet ederim.
Bütün
Muhâcirler birbirlerine hayırlı olsunlar.
Her iş Allahü teâlânın izniyle olur.
Allahü
teâlânın irâdesine karşı çıkanlar sonunda mağlup
olurlar.
Allahü
teâlânın emrine uymak istemeyenler, muhakkak
aldanırlar.”
Daha önce hazret-i Ebû Bekr’den memnûniyetini belirttiği
gibi bu hutbede de hazret-i Ömer’den memnuniyetini
belirtti ve;
“Ömer
benimledir, ben de onunlayım. Benden sonra hak Ömer’le
berâberdir.” buyurdu.
Resûlullah
efendimiz bu hutbeden sonra minberden indi ve Eshâbdan
ayrılıp odasına çekildi.
Vefâtına
üç gün kala bir yatsı vaktinde namaz için ezân
okunmuştu.
Peygamber efendimiz namazın kılınıp kılınmadığını
sorunca;
“Cemâat
sizi bekliyor yâ Resûlallah!” denildi.
Resûlullah
cemâate gitmek istedi.
Cemâate
gidecek takat bulamayınca;
“Ebû
Bekr’e söyleyin namazı kıldırsın.” buyurdu.
Resûlullah
efendimiz bu emrini üç defâ tekrarladı.
Hazret-i
Ebû Bekr üç gün cemâate namaz kıldırdı.
Sevgili Peygamberimiz vefât ettiği günün sabah namazı
vaktinde mescide açılan odanın kapısındaki perdeyi
kaldırdı.
Hazret-i
Ebû Bekr cemâate sabah namazını kıldırıyordu.
Eshâbına
bakıp onların namazda saf tutup durduklarını görünce
sevinerek tebessüm etti.
Sonra
da mescide girdi.
Resûlullah’ın
teşrifini fark eden hazret-i Ebû Bekr mihrabdan çekilmek
üzereyken Resûlullah eliyle yerinde durması için işâret
edip, oturduğu yerde Ebû Bekr’e radıyallahü anh uyarak
sabah namazını kıldı.
O
gün hastalığı hafiflemişti.
Namazdan
sonra Eshâb-ı kirâma dönüp;
“Ey
insanlar! Siz Allahü teâlânın hıfzındasınız ve sizi
Allahü teâlâya emânet ettim.
Takvâ
üzere olun.
Allahü
teâlâdan korkun.
Allahü
teâlânın emrini tutun ve itâat edin.
Ben
bu dâr-ı dünyâdan ayrılırım.” buyurdu.
Sonra
mescitten odasına geçti.
Bu
Eshâb-ı kirâmın Resûlullah efendimizi son görüşü oldu.
Resûl-i ekrem efendimiz hazret-i Âişe’nin hücresine
girip yattığı sırada, Üsâme bin Zeyd huzûruna geldi.
Resûlullah
efendimiz 23 senelik peygamberlik müddetinde son olarak
Suriye tarafında Bizans üzerine gidecek bir ordu
hazırlamıştı.
Bu orduya kumandan tâyin ettiği Üsâme bin Zeyd’e hareket
etmesini buyurdu.
Bu sırada hastalığı şiddetlenen Peygamber efendimiz kızı
hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp kulağına birşeyler söyledi.
Hazret-i
Fâtımâ ağlamaya başladı.
Sonra
bir şeyler daha söyleyince hazret-i Fâtımâ güldü.
Resûlullah
efendimiz hazret-i Fâtımâ’ya vefât edeceğini söyleyince
hazret-i Fâtıma ağladı.
Sonra
da;
“Sana
müjde olsun ki bütün ehlimden önce sen bana kavuşursun.” buyurdu.
Bunun
üzerine hazret-i Fâtıma sevinip güldü.
Resûl-i ekrem efendimiz vefât edeceği sırada hazret-i
Ali’ye, hazret-i Âişe’ye vasiyette ve nasîhatta bulundu.
Bu
sırada ağlayıp gözyaşı döken hazret-i Fâtımâ’ya;
“Kızım
bir miktar sabreyle, ağlama.
Zîrâ
Hamele-i Arş (melekler)senin
ağlaman üzerine ağlaşırlar.” buyurdu.
Hazret-i
Fâtımâ’nın göz yaşını sildi.
Teselli
verip Allahü teâlâdan sabır vermesini diledi ve;
“Ey
kızım, benim rûhum kabz olacak.
(İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ûn) diyesin.
Ey
Fâtımâ, gelen her musibete bir karşılık verilir.” buyurdu.
Bir
müddet mübârek gözlerini kapayıp sonra;
“Bundan
sonra babana üzüntü ve gussa (keder,
tasa) olmaz.
Zîrâ
fânî âlemden ve mihnet yerinden kurtuluyor.” buyurdu.
Sonra hanımlarına nasîhat buyurdu.
Torunları
hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin’i yanına alıp, onlara
şefkatle bakarak alınlarından öptü.
Sonra
da hazret-i Ali’yi yanına çağırıp mübârek başını onun
koluna dayayarak oturup;
“Yâ
Ali, zimmetimde filan Yahûdînin şu kadar malı vardır.
Asker
hazırlamak için almıştım.
Sakın
onu ödemeyi unutma.
Elbette
zimmetimi kurtarırsın ve Kevser Havzı başında benimle
görüşeceklerin birincisi sensin.
Benden
sonra sana çok zarar gelir, sabır edesin.
İnsanlar
dünyâyı istedikleri vakit sen âhireti seçesin.” buyurdu.
Resûlullah
efendimiz vasiyetini tamamladıktan sonra hâli değişti,
yatağına yatırdılar.
Rebiülevvel ayının on ikisinde Pazartesi günü öğleden
evvel Cebrâil aleyhisselâm gelip;
“Yâ
Resûlallah! Cennetleri süslediler, Hûri ve Rıdvan
donandı.
Allahü
teâlâ sana hiç kimseye verilmeyen çok şeyler ihsân etti.
Kevser
Havzı, Makam-ı Mahmûd ve Şefâat-i ümmet verdi.
Kıyâmet
günü sen râzı oluncaya kadar ümmetini bağışlar.
Yâ
Resûlallah; Melek-ül Mevt kapıda beklemektedir.
İçeri
girmeye izin ister.
Şimdiye kadar kimseden izin istememiştir.
Bundan
sonra da istemez.” dedi.
Sevgili Peygamberimizin izni üzerine Azrâil aleyhisselâm
içeri girip selâm verdi ve sonra;
“Yâ
Resûlallah! Allahü teâlâ beni senin huzûruna gönderdi.
Senin
emrinden dışarı çıkmamamı buyurdu.
Dilersen
şerefli rûhunu kabz edip ulvî âleme yükselteyim, yoksa
dönüp gideyim.” dedi.
Cebrâil
aleyhisselâm;
“Ey
Habîbullah! Allahü teâlâ sana müştâktır(âşıktır).” dedi.
Sonra
selâm verip vedâ ederken;
“Ey
Muhammed; Ey Ahmed! Bundan sonra vahiy için bir daha
gelmem ve Hak teâlânın haberini yer yüzüne getirmem.
Benim
maksûdum ve matlûbum sen idin yâ Resûlallah.” dedi.
Bundan sonra Peygamber efendimizin; “Ey
Azrâil vazîfeni yap.” buyurması
üzerine, mübârek rûhunu kabz etti.
Böylece
Resûl-i ekrem efendimiz Hicretin on birinci yılında
(Mîlâdî 632, 8
Haziran)
Rebiülevvel ayının 12’sinde Pazartesi günü öğleden evvel
vefât etti.
Vefât
ettiğinde Kamerî seneye göre 63, şemsî seneye göre 61
yaşında idi.
Eshâb-ı kirâm, Resûlullah efendimizin vefâtı üzerine
pekçok üzülüp gözyaşı döktüler.
Çoğunun
dili tutulup bir müddet konuşamaz oldu.
Ebû
Bekr radıyallahü anh Resûlullah’ın yanına girip mübârek
yüzünden örtüyü kaldırarak mübârek alnından öptü.
Sonra
başını kaldırıp, mübârek alnından tekrâr öpüp;
“Âh
Sâfi” dedi.
Bir daha öpüp, “Âh dost” dedi.
Sonra
mübârek pazusunu öpüp ağladı.
“Anam
babam sana fedâ olsun! Dirin ve ölün tayyib, temiz ve ne
güzeldir!” dedi.
Ve;
“Eğer ihtiyârımız elimizde olsaydı canlarımızı yoluna
fedâ ederdik.
Eğer
sen bizi men etmeseydin, gözlerimizden pınarları
akıtırdık.”
Sonra salâtü selâm okuyup;
“Yâ
Resûlallah, bizi Rabbinin katında hatırla.” dedi.
Sonra
dışarı çıktı.
Mescitte
minbere çıkarak Eshâb-ı kirâma bir hutbe okudu.
Allahü
teâlâya hamd ve senâ etti.
Resûl-i
ekrem efendimize sallallahü aleyhi ve sellem salât
okudu.
Sonra
şöyle dedi:
“Her
kim Muhammed’e îmân etmişse bilsin ki, Muhammed
aleyhisselâm vefât etti.
Her
kim Allahü teâlâya tapıyorsa O, Hayy, diri ve Bâkî’dir,
ölmez, ebedîdir.” buyurdu ve sonra;
“Muhammed
de kendinden önce geçen Resûller gibi Resûldür.
Eğer O vefât eder, yâhut öldürülürse, siz dîninizden,
yâhut cihaddan, eski hâlinize dönecek misiniz? Böyle
değişen, Allahü teâlâya zarar vermez, kendine zarar
eder.
İslâm
ve sebatta şükredenlere muhakkak mükâfat verecektir.”
(Âl-i
İmrân sûresi: 144) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.
Hazret-i Ebû Bekr Eshâb-ı kirâmı ve Ehl-i beyti teselli
etti.
İlk anda acı haber üzerine çok şaşıran Ömer radıyallahü
anh, Ebû Bekr’i radıyallahü anh dinleyince kendine
geldi.
Peygamberimizin
vefât ettiği gün Eshâb-ı kirâm yapılan umûmî bir bîatle
hazret-i Ebû Bekr’i halîfe seçtiler.
Resûlullah efendimizin cenâzesi vefât ettiği günden
sonra, salı günü yıkandı ve kefenlendi.
Gasl
(yıkama) işine bizzat hazret-i Ali, hazret-i Abbâs ve
hazret-i Abbâs’ın oğulları Fazl ve Kusem de yardım
ettiler.
Üsâme
ile Şukran Sâlih radıyallahü anhümâ da su döktüler.
Peygamber efendimiz gömleği üzerinde olduğu halde üç
kere yıkanıp üç kat yeni beyaz kefene sarıldı.
Bundan sonra mübârek cesedi sedir üstüne konulup
bulunduğu odanın kapısı Eshâb-ı kirâma açıldı.
Eshâb-ı
kirâm grup grup odaya girip cenâze namazı kıldılar.
Salıyı
çarşambaya bağlayan gece (çarşamba gecesi) yarısı
mübârek rûhu alındığı yerde defn olundu.
Mübârek
cesedini kabre Ali, Fadl, Üsâme ve Abdurrahmân bin Avf
radıyallahü anhüm indirdi.
Kıyâmet
günü kabirden en önce O kalkacaktır.
En
önce O şefâat edecektir.
En
önce O’nun şefâati kabul olunacaktır.
Cennet
kapısını önce O açacaktır.
Resûl-i ekrem efendimizin vefâtı üzerine bütün
Müslümanların kalpleri yandı, çok üzüldüler.
Peygamber efendimiz bizim bilmediğimiz bir hayat ile,
şimdi kabrinde hayattadır.
Cesed-i
şerîfi aslâ çürümez.
Kabrinde
bir melek durup, ümmetinin söyledikleri salevâtı
kendisine haber verir.
Minberi
ile kabr-i şerîfi arası Cennet bahçesi gibi kıymetlidir.
Kabr-i şerîfini ziyâret etmek, tâatların büyüğü ve
ibâdetlerin en kıymetlisidir:
“Beni ziyâret edene şefâatim vâcib olur.” buyurmuştur.
Hazret-i Fâtıma, babasının vefâtından duyduğu üzüntüyü
şu mersiye ile dile getirdi:
“Benim üzerime öyle musibetler döküldü ki, eğer onlar
gündüzlerin üzerine dökülseydi gece olurdu.”
Peygamber efendimizin görünüşünün anlatılmasına İslâm
terminolojisinde “Hilye-i Saâdet” denilmiştir.
Peygamberimizin
mübârek bedeninin dış görünüşü bütün incelikleriyle bu
Hilye-i Saâdet yazılarında bildirilmiştir.
Bunları okuyanlar, Peygamber efendimizin rûhen olduğu
gibi bedenen de hiç eksiksiz ve kusursuz, insanların en
güzeli ve her bakımdan en üstünü olduğunu anlarlar.
İslâm
dünyâsında bu konuda pekçok eser yazılmıştır.
Peygamber efendimizi medheden on binlerce kitap, kasîde
ve diğer eserler yazılmıştır.
Bunları yazanlar içinde şöhretleri ve sanatları bütün
dünyâyı ve asırları kaplamış olanları dahi, O’nu
methetmekten âciz olduklarını beyan etmişlerdir.
Arap, Fars ve Türk edebiyâtında görülen Nâtlar hep O’nun
için yazılmıştır.
Resûlullah efendimiz günümüzde de bütün dünyâ
milletlerinin, ilim adamlarının, devlet, siyâset ve
fikir adamlarının, ediplerin, târihçi ve askerî
şahsiyetlerin alâkasını çekmekte, bunların herbiri O’nu
biraz inceledikten sonra hayranlık ve şaşkınlıklarını,
dile getirmektedirler.
Müslüman
olmayanlar, Habîb-i ekrem efendimizin sâdece
idâreciliği, dehâsı, askerî, sosyal ve diğer taraflarını
görmekte, yalnız bunlara bakarak O’nu tanımaya
çalışmaktadırlar.
Gördükleri fevkalâde ve hiçbir insanda görülmemiş
üstünlükler karşısında acze düşmekle berâber, O’na
peygamber gözüyle bakmadıkları için, O’nu tanımaktan ve
anlamaktan çok uzak kalmaktadırlar.
Müslümanlar
da Peygamber efendimizin güzellik ve üstünlüklerini
ilimleri, ihlâsları ve O’na olan muhabbetleri kadar
derece derece görmekte ve anlayabilmektediler.
Bunlardan zâhir âlimleri O’nun zâhirî vasıflarını, bâtın
âlimleri de bâtınî güzelliklerini görebildikleri kadar
dile getirmişlerdir.
Ulemâ-i
râsihîn denilen hem zâhir ve hem de bâtın bilgilerinde
üstâd ve Peygamber efendimize vâris olan yüksek İslâm
âlimleri ise O’nu bütün güzellikleriyle görmüş ve âşık
olmuşlardır.
Bunların
en başında Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh
gelmektedir.
O,
Resûlullah efendimizdeki nübüvvet nûrunu görmekte, O’nun
üstünlük, güzellik ve yüksekliklerini idrâk ederek, O’na
âşık olmakta öyle ileri gitmiştir ki, başka hiçbir kimse
Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh gibi olamamıştır.
Ebû
Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh her an, her baktığı yerde
Resûlullah’ı görürdü.
Bir keresinde hâlini;
“Yâ
Resûlallah! Nereye baksam sizi görüyorum.
Helâda
bile, karşımdasınız, utanıyorum.” diye arzetmişti.
Bir keresinde de;
“Bütün
iyiliklerimi, sizin bir sehvinize (yanılmanıza)
değişirim.” demişti.
Resûlullah
efendimizin güzelliğini en iyi görüp anlayan ve
anlatanlardan biri de zevcât-ı mutahheradan, müminlerin
annesi hazret-i Âişe idi.
Âişe
radıyallahü anhâ âlime, müctehide, akıllı, zekî ve edibe
idi.
Gâyet
beliğ ve fasih konuşurdu.
Kur’ân-ı
kerîm’in
mânâlarını, helâl ve harâmları, Arap şiirlerini ve hesap
ilmini çok iyi bilirdi.
Resûlullah’ı
metheden şu iki beyti Âişe radıyallahü anhâ söylemiştir:
Ve lev semia ehlü Mısra evsâfe haddihî.
Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüf’e min nakdin.
Levîmâ Zelîhâ lev reeyne cebînehû.
Le âserne bilkatil kulûbi alel eydi.
“Eğer Mısır’dakiler, Peygamber efendimizin yanaklarının
güzelliğini işitmiş olsalardı.
Güzelliği
dillere destan olan Yûsüf aleyhisselâmın pazarlığında
hiç para vermezlerdi.
Bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için
saklarlardı.
Zelîhâ’yı
Yûsuf aleyhisselâma âşık oldu diyerek kötüleyen kadınlar
Resûlullah’ın parlak alnını görselerdi ellerinin yerine
kalplerini keserlerdi de acısını duymazlardı.”
Yine hazret-i Âişe buyuruyor ki:
“Bir
gün Resûlullah mübârek nalınlarının kayışlarını
çakıyordu.
Ben de iplik eğiriyordum.
Mübârek
yüzüne baktım.
Parlak
alnından ter damlıyordu.
Ter
damlası, her tarafa nûr saçıyordu.
Gözlerimi
kamaştırıyordu.
Şaşakaldım.
Bana
doğru bakıp;
“Sana
ne oldu ki böyle dalgın duruyorsun?” buyurdu.
“Yâ Resûlallah! Mübârek yüzündeki nûrların parlaklığına
ve mübârek alnındaki ter tânelerinin saçtıkları ışıklara
bakarak kendimden geçtim.” dedim.
Resûlullah
kalkıp yanıma geldi.
Gözlerimin
arasını(alnımı) öptü ve;
“Yâ
Âişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni
sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim.” buyurdu.
Yâni,
senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden
çoktur, dedi.”
Hazret-i
Âişe’nin mübârek gözlerinin arasını öpmesi, Resûlullah
efendimizi severek, O’nun cemâlini anlayarak gördüğü
için âferin ve takdir olmaktadır.
Resûlullah efendimizin Kur’ân-ı
kerîm’de
geçen isimlerinden biri de Kur’ân-ı
kerîm’in
kalbi olan Yâsîn sûresindeki “Yâsîn” kelimesidir.
Ulemâ-i
rasihînin büyüklerinden olan Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî
hazretleri; “Yâsîn, ey benim muhabbet deryamın dalgıcı
olan habîbim, demektir.”
buyurmuştur.
Bu
deryânın ismini duyanlar, uzaktan görenler, yakınına
gelenler, içine girip nasîbi kadar derine inenlerin
hepsi, ömürlerinin her safhasında Resûlullah efendimizin
aşkı ile yanıp tutuşmuşlar, yanık feryâdlar, içli
gözyaşları ve yakıcı mısralarla bu aşklarını dile
getirmişlerdir.
Bunların
içinde en büyük ve meşhurlarından olan ve bu muhabbet
deryasından büyük pay sâhibi olan Mevlânâ Hâlid-i
Bağdâdî hazretleri de Sevgili Peygamberimize olan
muhabet ve aşkını dile getirdiği kasîdelerinden birinde
şöyle demektedir:
Server-i âlem, sana âşık olup da, yanarım!
Her nerede olsam, o güzel cemâlin ararım.
Kâbe kavseyn tahtının sultânı sen, ben hiçim.
Misafirinim dersem saygısızlık sayarım.
Her şey cihanda senin şerefine bilirim.
Rahmetin yağsa bana hergün olur bahârım.
Herkes Kâbe’yi tavâf için gelir Hicâz’a,
Sana kavuşmak için ben dağları aşarım.
Seadet tâcına kavuştum ben rüyâda.
Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanarım.
Dostunu öven âşıkların bülbülü, ey Câmî!
Dîvânında şu yazılar, oluyor, tercümânım.
Dili sarkmış, susuz kalmış, uyuz bir köpek gibi,
Senin ihsân denizinden bir damla arzularım.
Resûlullah’ı sevmek, bütün Müslümanlara farz-ı ayndır.
O’nun
sevgisi bir gönüle yerleşirse, İslâmiyeti yaşama, îmânın
ve islâmın tadına doyulmaz zevkine ermek ne kadar kolay
olur.
Bu
sevgi, iki cihânın efendisine tam uymaya sebeptir.
Bu
sevgiyle Allahü teâlânın Habîbine ikrâm ettiği sonsuz ve
târife sığmaz nîmetlere ve bereketlere kavuşmakla
şereflenilir.
Küçük,
büyük her Müslümanı doğrudan doğruya Resûlullah’ın
sevgisine götüren Ehl-i sünnet âlimleri ve kitapları bu
bereketlerin senetleridir.
Geri Dön |