Ana Menü
İstanbul ve Anadolu Evliyaları

MEVLANA CELALEDDİN-İ RÛMÎ HAZRETLERİ

(d. 1207 / ö. 1273)

 

İslam âlimlerinin ve velilerinin büyüklerindendir.

1207 yılında Horasan'ın Belh şehrinde doğdu.

1273 yılında Konya'da vefat etti.

Asıl adı Muhammed'dir.

 Ünvanındaki "Mevlâ" efendi, "Mevlâna" efendimiz demektir.

Hazreti Ebubekr-i Sıddık (r.a.) soyundandır.

 Babası Muhammed Bahaeddin-i Veled Hazretleri, devrinin büyük bir âlimi idi.

Oğlu Celaleddin ile Hicaz'a, sonra Şam'a ve daha sonra da Anadolu'ya gelip Konya'ya yerleşmiştir.

Annesi Mü'mine Hatun'un Harzemşahlar ailesine mensup olduğu bildirilmektedir.

 Babasından, Çelebi Hüsameddin'den ve Şemseddin-i Tebrizî Hazretleri'nden ders aldı.

Hicaz yolculuğunda Nişabur’da, Ferideddin-i Attar Hazretleri, çocuk yaşta olan Celaleddin’i işaret ederek:

 “Bu çocukta bir nur-i ilahî ve yaradılışında bir istidat var” diyerek küçük Celaleddin'e, meşhur ve kıymetli kitabı "Esrarnâme"nin bir nüshasını hediye etmiştir.

 Babası vefat edince, onun yerinde ders vermeye başladı.

 Çok geçmeden Konya'da ilim ve irfanı ile meşhur oldu.

Tasavvuf âlimlerinin büyüklerindendir.

Binlerce talebe yetiştirdi.

Kalbi Allah aşkının ateşi ile yanınca bir yerde durmayıp, coşar, kendinden geçerdi.

 Bu hale kavuştuktan sonra, edebî değeri yüksek olan, İslam ahlakının üstünlüğünü anlatan meşhur "Mesnevî"sini yazdı.

 Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri, her şeyden önce olgun, âlim ve veli bir Müslüman’dır.

 Onun başkalarını, doğudan ve batıdan çeşitli din ve mezhepte ve meşrepte kimseleri kendine hayran bırakan merhameti, insan sevgisi, tevazu, gönül okşayıcılığı gibi üstün vasıfları, mensup olduğu yüce İslam Dini'nin yüksek ahlak telakkisinden bazı numunelerdir.

Onu bunlardan başka İslam ahlakının diğer hususları da kemal derecede mevcuttur.

 Bunların hepsini saymak, İslamiyet'i tamam olarak anlamak ve anlatmakla mümkün olur.

Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri'ni yalnız bir mütefekkir, şair, hümanist gibi düşünmek ve öylece anlamaya çalışmak, asıl varlığı bırakıp, herhangi bir özelliği içinde sıkışıp kalmaya benzer.

Bu ise en azından Mevlana Hazretleri'ni çok eksik ve yarım anlamaya sebep olabilir.

Nitekim Hazreti Mevlana'yı, sözlerini, yolunu anlamanın anahtarını kendisi bir rubaisinde şöyle dile getirmektedir:

 Ben sağ olduğum müddetçe Kur'an'ın kölesiyim.
 
Ben Muhammed muhtarım (s.a. v.) yolunun tozuyum.

 Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse, Ben ondan da bizarım, o sözlerden de bizarım.

Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri, tasavvuf deryasına dalmış bir Hakk aşığıdır.

 İlmi, teşbihleri, sözleri ve öğütleri bu deryadan açılan hikmet damlalarıdır.

O bir tarikat kurucusu değildir.

Yeni usuller ve ibadet şekilleri ihdas etmemiştir.

 Ney, rebab, tanbur gibi çeşitli çalgı aletleri çalınarak yapılan törenler ve ayinler, daha sonraları ortaya çıkmıştır.

Onun Mesnevisi'nde geçen "Ney" kelimesi bazı edebiyatçılar tarafından zamanımızda da bir çalgı aleti olan ney şeklinde düşünüldüğü için, yanlış olarak kendisinin durmadan ney çalan ve musiki aletlerini dinleyerek vaktini geçiren bir kimse olduğu intibaını vermektedir.

Bu ise yanlıştır.

Mevlana Hazretleri, kırk yedi binden fazla beyti ile dünyaya nur saçan "Mesnevî"sine, her memlekette birçok dillerde şerhler açıklamalar yapılmıştır.

Bunların en kıymetlisi, Molla Cami'nin kitabı olup, bunun da birçok şerhi vardır.

 Mesnevi'nin Türkçe şerhlerinden Ankara valisi Abidin Paşa'nın şerhi çok kıymetlidir.

Abidin Paşa bu şerhine, Ney'in, kâmil insan olduğunu dokuz türlü ispat etmiştir.

Ney'in üç manası daha vardır:

 İslam Dini'nde yetişen kâmil, yüksek insan demektir.

Farsçada "Yok" anlamına gelir.

Kamış kalem demektir.

Bundan da ilim ve insan-ı kâmil kastedilmiştir.

Mevlevîlik, sonraları, din bilgisi olmayan cahillerin eline düştüğü için aslından uzak bir mecraya kaydırılmış ve bu gün de İslam'ın özünden kopmuş bir halde sergilenmektedir.

 Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri'ni, bir Allah dostu olmanın dışında değerlendirmek en azından o büyük velinin hatırasına ve ruhuna saygısızlıktır.

Yukarda geçen rubaisinde, sanki sonradan hakkında uydurulanları görmüş ve kimlerden bîzar olduğunu açıkça haykırmıştır.

Mevlana Hazretleri, ezan sesini duyduğu zaman ya hemen dizleri üzerine oturur veya ayağa kalkarak, ezan bitinceye kadar o vaziyetini hiç bozmazdı.

Büyük âlim ve veli Abdullah Dehlevi Hazretleri:

 "Üç kitabın eşi yoktur.

Bunlar Kur'an-ı Kerim, Buhari Şerif ve Mesnevi'dir" buyurdu.

Yani evliyalık yolunun kemalâtını bildiren kitapların en üstü­nü Mesnevî’dir.

Mesnevî-i Şerifte kırk yedi bin beyit bulunmaktadır.

 Mevlana Hazretleri'nin Divan-ı Kebir, Fîh-i Mâfih, Mektubât ve Mecâlis-i Seb'a gibi başka kıymetli eserleri vardır.

 Bunlardan Divan-ı Kebir'de otuz bin beyit bulunmaktadır.

Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri hakkında birçok menkıbe nakledilmiştir.

 Bunlardan bazıları teberrüken aşağıya alınmıştır.

Yakınlarından Şemseddin Attar anlatıyor:

 "Mevlana Hazretleri bir gün camide vaaz ederken, konu Hızır ile Musa Aleyhisselam kıssalarına gelmişti.

 Bu kıssayı öyle fesahat ve belagatla anlatıyordu ki, herkes nefesini kesip, can kulağı ile dinliyordu.

Benim yanımda bir şahıs başını önüne eğmiş bir şeyler mırıldanıyordu.

Kulak verdim, dediklerini anladım:

"Sanki yanımızdaydın.

Sanki üçüncümüz sendin" diyordu.

Bunun Hızır Aleyhisselam olduğunu anladım.

Yanına sokuldum:

 "Anladım, sen Hızır'sın. Ne olur, bana ihsanda bulun" dedim.

Cevap olarak:

 "Burada hazır Mevlana varken, benim sana ihsanda bulunmam deniz yanında teyemmüm gibi olur.

Senin bütün müşküllerini o halleder" dedi.

Hemen gözden kayboldu.

Ben bu hali anlatmak için Mevlana Hazretleri'nin yanına gittiğimde, ben daha söze başlamadan:

"Ey Attar! Hızır Aleyhisselam'ın sözleri doğrudur" diyerek benim sözümü kesti."


Bir başka menkıbe de şöyledir:

 "Mevlana Hazretleri, Allahü Teala'nın yarattığı bütün mahlûkata karşı çok merhametli idi.

 Bir gün Nefısüddîn Sivasî'ye bir kuruş verip ekmek aldırdı.

Ekmeği alıp bir viraneye gitti.

 Nefisüddin de onu gizlice takip etti.

Sonunda Mevlana Hazretleri'nin o ekmeği, yeni yavrulamış bir köpeğe kendi eliyle yedirdiğini gördü.

Mevlana Hazretleri, dönüşünde Nefisüddin'in kendisini takip ettiğini anlayıp:

"Bu hayvan yedi gündür açtır.

Yavrularına şefkatle bakmış ve hiç yanlarından ayrılmamıştır.

 Rasulüllah Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde:

 "Merhametlilerin en büyüğü olan Allahü Teala, kullarından merhametli olanlara merhamet eder.

Ey ümmet ve ashabım!

Siz de onun yarattıklarına merhamet ediniz ki, size de sema ehli merhamet etsin" buyurdu.

 Nefisüddin bu sözler üzerine ağlayarak Mevlana Hazretleri'nin ellerini öptü.

"Hayvanlara bile bu kadar merhametli olan siz tabiatıyla ahbap ve dostlarınıza da merhamet edersiniz" dedi.

Bunun üzerine Mevlana Hazretleri:

 "Evliyaullahın merhametleri pek çoktur.

Bütün mahlûkata ve ahbaplarına da şüphesiz merhamet ederler" buyurdu.


Bir menkıbe de şöyledir:

 "Selçuklu Sultanı Rükneddin, Mevlana Hazretleri'ne beş kese altın gönderip kabul etmesini istedi.

 Talebelerinden Mecdüddîn, Mevlana Hazretleri'ne altınları arz edince:

 "Beni gerçekten seviyorsanız, bu altınları dışarıdaki çamurun içine atın" buyurdu.

 Mecdüddin ve yanındakiler bu emri derhal yerine getirdiler.

Dünyaya kıymet veren bazı kimseler, bu altınları almak için çamurun içinde aramaya başladılar.

Fakat üstleri başlan ve yüzleri çamurdan görünmez hale geldi.

Mevlana Hazretleri, talebelerine onların bu durumunu göstererek:

"Bu altınlar, şu gördüğünüz dünya ehlinin üstünü başını batırdığı gibi, ahiret ehli olanların da kalbini karartır, kirletir.

Çeşitli günahlara sevk edip, ibadetlerden alıkoyar.

 Bu sözlerimi yanlış anlamayınız.

Dünya için çalışmayınız, demek istemiyorum.

Dünya malının muhabbetini kalbinize koymayınız diyorum.

Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi de ahirete çalışmak lazım geldiğini herkes bilir.

 Burada dikkat edilecek nokta, hırs ve tama' yapmadan kanaat üzere bulunmaktır.

 Dünyada, ahiret saadeti için çalışmalı, kazanmalı, niyeti düzeltmelidir.

Çünkü İslamiyet, insanlara faydalı olmayı emreder.

En büyük saadet, en büyük sermaye, helalinden kazanıp, hayır ve hasenat yaparak ahirete göndermektir.

Buna rağmen asıl sermaye, mal, mülk, para sahibi olmak değil, ilim, amel, ihlâs ve güzel ahlak sahibi olmaktır" buyurdu."


Bir menkıbe de şöyledir:

 "Bedreddin Tirmizî adında bir kişi "Simya" ile uğraşırdı.

Mevlana Hazretleri'nin adını duyarak Konya'ya ziyaretine geldi.

 Önce oğlu Sultan Veled'e uğrayarak, yapacağı altınlardan her gün bir dirhemini Mevlana Hazretleri'nin talebelerine vereceğini vaat eyledi.

Bu haberi Mevlana Hazretleri'ne ulaştırdılar.

 Fakat o hiç cevap vermedi.

Birkaç gün sonra Bedreddin'in çalıştığı yere gitti.

 Bedreddin, Simya ile uğraşarak altın yapmaya çalışıyordu.

Mevlana Hazretleri'nin geldiğini görünce, ayağa kalkarak hürmette bulundu.

Mevlana Hazretleri, oradaki demirden, bakırdan ve diğer madenlerden yapılmış eşyaları teker teker alıp Bedreddin'e vermeye başladı.

 Bedreddin, her eline geçen eşyanın en yüksek ayarda, som altından yapılmış olduğunu hayretle gördü.

Mevlana Hazretleri, Bedreddin'in şaşkın bir halde kendisine baktığını görünce:

 "Ey Bedreddin! Sen simya ile uğraşmayı bırak.

Çünkü sen ahirete gidince, simya dünyada kalacaktır.

Sen öyle bir simya ile uğraş ki seninle beraber o da ahirete gitsin.

İşte o da din ilmidir.

Bu kalpten masivayı, Allahü Teala'dan başka her şeyin sevgisini çıkarıp, O'nun beğendiği şeyleri kalbe doldurmakla olur" buyurdu.


Mevlana Hazretleri ile ilgili bir menkıbe daha:

 Mevlana Hazretleri'nin, Celaleddin adında bir talebesi vardı.

 Ticaretle uğraşır, at alıp at satardı.

Bu talebesi şöyle anlatıyor:

 "Bir gün Mevlana Hazretleri sarığını sarıp, giyinmiş olduğu halde, bana bir at hazırlamamı emretti.

Ben, atların içinden en güçlüsünü eyerlemek için huzurundan ayrıldım.

Fakat at huysuzluk yaptığından, bir türlü eyerleyemiyordum.

Yanıma iki kişi daha alıp, atı zorla eyerledik.

Buna rağmen at hâlâ huysuzluk yapıyordu.

O haliyle Mevlana Hazretleri'nin bulunduğu yere getirip, atın hazırlandığını bildirdik.

Mevlana Hazretleri dışarı çıkar çıkmaz at sakinleşti.

Daha önceki huysuzluğu kalmadı.

Mevlana Hazretleri ata binip kıble istikametinde yola çıktı.

Ancak akşama doğru, ter içinde, toza gark olmuş bir vaziyette döndü.

At oldukça zayıflamış görünüyordu.

Cesaret edip bir şey soramadık.

Ertesi gün yine bir at hazırlamamı emretti.

Başka bir atı eyerleyip getirdik.

 Bir evvelki gün gibi gitti, akşama doğru geldi.

Üçüncü gün de aynı şekilde gitti.

Akşama doğru geldiğinde:

 "Elhamdülillah! Ey cemaat! Müjdeler olsun ki o kâfir cehennemin dibini boyladı" dedi.
 
Biz edebimizden yine bir şey soramadık.

Aradan birkaç gün geçmişti.

Şam tarafından bir kafile gelip, o taraflarda, Müslümanlarla Moğollar'ın yaptığı savaşı anlattılar.

Dediler ki:

 "Düşman askeri oldukça çoktu.

Müslümanlar mağlup olmak üzere idiler.

Son üç günde, Mevlana Hazretleri, bir atın üzerinde olduğu halde savaş alanında göründü.

En ön safta "Allah Allah" nidalarıyla düşmana hücum edip önüne geleni bir vuruşta ikiye bölüyordu.

Müslümanlar, Mevlana Hazretleri'nin akıl almaz hallerini ve yardımını görünce, bozulan moralleri düzeldi.

Ardı ardına yaptıkları hücumlarla düşmanı geriye püskürttüler.

Mevlana Hazretleri, düşman komutanını öldürünce, kâfirler kaçmaya başladılar."

 Ben bu haberi işitince, doğruca hocam Mevlana'nın yanına varıp huzuruna çıktım.

Beni görünce:

 "Müslüman askerlere yardım edilmiş ve zafere kavuşmalarına sebep olunmuştur.

Ey Celaleddin! Bize can u gönülden hizmet edenler dünya ve ahirette gam ve kederden kurtulur" buyurdu.


Mevlana Hazretleri’yle ilgili bir başka menkıbe de şöyle anlatılmıştır:

 "Mevlana Hazretleri'nin talebelerinden biri, hac görevini yerine getirmek üzere Hicaz'a gitti. O Hicaz'da iken, evinde hanımı, Arife gecesi bir tepsi helva yapıp, Mevlana Hazretleri'nin talebelerine gönderdi.

Mevlana Hazretleri, helvayı kabul edip, orada bulunan bütün talebelerine kendi eliyle taksim etti.

Herkes hissesine düşeni aldığı halde, tepsiden hiçbir şey eksilmedi.

Alanlar tekrar aldılar, doyuncaya kadar yediler, yine eksilmedi.

 Bunun üzerine helva dolu tepsiyi Mevlana Hazretleri mübarek eline alıp:

 "Bu tepsiyi sahibine göndereyim" diyerek dışarı çıktı.

 İçeri girdiğinde elinde tepsi yoktu.

Ertesi gün helvayı getiren kadın, tepsisini medresenin mutfağında arattı, ancak bulamadı.

 Bunun için Mevlana Hazretleri'ni de rahatsız etmedi.

Aradan günler geçti.

Hacca gidenler dönmeye başladılar.

 Bu hanımın da beyi Kâbe’den dönüp Konya'ya geldiğinde, o tepsi, eşyalarının arasından çıktı.

 Kadın tepsiyi görür görmez tanıyıp, hayretinden donakaldı.

Beyine:

 "Ben Arife gecesi bu tepsi ile helva yapıp Mevlana Hazretleri'nin talebelerinin yemesi için göndermiştim.

Tepsiyi ertesi günü arattığım halde bulamadım.

Ne oldu da bu tepsi senin eline geçti?" deyince, şaşırma sırası hacı efendiye geldi.

 O da:

 "Arife gecesi oturup hacı arkadaşlarımla sohbet ediyorduk.

 Bir ara çadırın kapısından bir el bu tepsiyi uzattı.

 Biz de tepsiyi aldık, elin sahibini araştırmak da aklımıza gelmedi.

 Helvayı yedikten sonra tepsiyi tanıdım.

Kimseye vermeyip eşyaların arasına koydum.
 
Başka bir şey bilmiyorum" dedi.

 Bunun, Mevlana Hazretleri'nin bir kerameti olduğunu anlayınca, ona olan bağlılıkları daha da arttı."


Bu da bir başka menkıbe:

"Mevlana Hazretleri'ni sevenlerden bir kimse, Mısır'a ticaret için gitmeye hazırlandı.

 Akrabası gitmemesi için çok zorladı ise de dinlemedi ve kararından vazgeçmedi.

Bunun üzerine yakınları, durumu Mevlana Hazretleri'ne bildirip, gitmemesini istirham ettiler.

Mevlana Hazretleri de:

 "Gitme" dedi.

Ancak o kimse dinlemeyip gizlice yola çıktı.

Gemi ile yolculuk yaparken, bir küffar gemisi bu gencin içinde bulunduğu bu gemiye saldırdı.

 Pek çok yolcu ile birlikte bu genci de esir aldılar.

Memleketlerine götürüp çeşitli yerlerde çalıştırdılar.

Genç, başına gelen felaketlerin sebebini, Allahü Teala'nın sevdiği bir kulun sözünü dinlememekten ileri geldiğini anlayıp, çok pişman olup, tevbe ve istiğfarda bulundu.

Bu şekilde kırk gün devam etti.

Kırk birinci gün rüyasında Mevlana Hazretleri'ni gördü.

Ona:

 ''Yarın senden bazı şeyler soracaklar.

 Ne sorarlarsa biliyorum de" diye tembih etti.

Bir hastalıkla ilgili bir de ilaç tarif etti.

Genç uyandığında sevince gark olup, sabahı iple çekti.

Sabahleyin yanına gelenler kendisine:

 "Doktorlukla ilgili bir bilgin var mı?" diye sordular.

 Genç de:

 "Evet, var" deyince, genci alıp o yerin hükümdarına götürdüler.

Meğer o yerin hükümdarı hasta imiş.

 Hiçbir doktor derdine çare bulamamış.

Hükümdar da hastalıktan kurtulamamış.

Bu genç hasta hükümdarı görünce:

 "Bana şu şu meyvelerden şu kadar, şu şu otlardan da su kadar getirin" dedi.

 Kısa zamanda istenenleri bulup getirdiler.

 Genç, hepsini güzelce harman edip öğütüp karıştırdı ve macun haline getirerek hastaya yedirdi.

 Hasta, Allahü Teala'nın izni ile bir anda şifa buldu.

Hükümdar, bu hastalıktan ümidini kesmiş iken birden şifaya kavuşunca, gence:

 "Bir muradın varsa söyle, yerine getireyim.

 Mal, mülk istersen, seni zengin edeyim" diye ısrarla sorunca, genç:

"Ben hiçbir şey bilmeyen bir kimseyim.

Ailemden ve hocamdan izinsiz para kazanmak için yola çıktım.

Beni yolda esir alıp buralara getirdiler.

Esir olunca, bu musibetin sebebini anlayıp, çok tevbe ettim ve hocam Mevlana Hazretleri'nden manen af diledim.

 Kurtulmam için kendisini Allahü Teala'ya ve­sile eyledim.

Bu akşam hocam Mevlana Hazretleri, bana, bu size yaptığım şeyleri tarif eyledi.

 Ben de aynen yaptım.

Gördüğünüz gibi bütün bunlar, hocamın himmeti ve bereketiyle oldu" dedi.

Bunun üzerine hükümdar genci serbest bıraktı.

 Çok para vererek zengin eyleyip memleketine gönderdi.

Mevlana Hazretlerine de pek çok hediyeler gönderdi."


Bir başka menkıbe:

"Moğolların Anadolu umumî valisi Baycu Noyan, Konya'yı kuşatma altına aldı.

Bu dönemde Konyalılar gayet sıkıntılı ve ızdıraplı günler yaşadı.

Kuşatmanın kaldırılması için, Mevlana Hazretleri'nin huzuruna çıkıp:

 "Efendim, bize merhamet ediniz! Baycu Noyan, Konya'yı kuşatma altına aldı.

Çoluk-çocuğumuzla gayet sıkıntıya düştük.

Korku içinde yaşıyoruz.

Şayet bize yardım etmezseniz, sonumuz felaket olur.

Çünkü Baycu Noyan, hangi şehri kuşattıysa, halkını kılıçtan geçirdi, mallarını yağmaladı.

 Bu ise bir tedbir istirham ediyoruz" dediler.

 Mevlana Hazretleri:

 "Siz, Allahü Teala'ya tevekkül edin.

Doğru bir itikat ile O'nun evliyasını vesile ederek dua edin.

İnşallah sıkıntınız defolur." buyurdu.

Sonra da şehirden dışarı çıkıp meydanın ortasında durdu.

 Yönünü kıbleye dönerek namaz kılmaya başladı.

Etrafta binlerce Moğol askeri vardı.

 Baycu Noyan'a kocaman bir çadır kurmuşlardı.

Askerler hemen komutanlarına koşup:

 "Şehirden yaşlı bir kimse çıktı.

Mavi kaftanlı, sarıklı, heybetli bir kimse…

 Meydanda namaz kılmaya başladı.

 Ne bir korku, ne bir heyecanı var.

Askerlerden hiçbiri yanına varmaya cesaret edemiyor" dediler.

Baycu Noyan, askerlerine:

"Ok yağmuruna tutarak derhal öldürün" dedi.

 Bu emir üzerine, okçular ellerini sadaklarına atmak için davrandıklarında, her birinin kollan yerinden kalkmaz hale geldi.

 Hiç birisi ok atamıyordu.

Bu durumu gören Baycu Noyan süvarilerine:

 "Atlara binip kılıçla üzerine saldırın" emrini verdi.

Süvariler hemen atlarına binip sürmek istediler.

Fakat atların ayakları toprağa battı.

 Atlar, üzerlerindeki askerleri götüremez hale geldiler.

 Bunu da hayretle gören Baycu Noyan'ın son derece canı sıkıldı.

Kendisi okunu çekip yayını gerdi.

Nişan alarak Mevlana Hazretlerine fırlattı.

Attığı üç ok da hedefe değil, Baycu Noyan'm önüne düştü.

Bu hali de gözleriyle gören Vali Noyan, iyice öfkelenip atını getirmelerini emretti.

Ata bindiyse de, atı bir türlü hareket ettiremedi.

Hiddeti artan Baycu, attan inip yaya olarak hücum etmek istedi.

Fakat ayaklan tutulup yüzüstü yere kapaklandı.

Yüzü yaralanan Baycu Noyan ne yapacağını şaşırdı.

Olanları şehirden takip eden halk, hayretten hayrete düştüler, hep bir ağızdan tekbir getirdiler.

Nihayet Baycu Noyan hiçbir şey yapamayacağını, Mevlana Hazretleri karşısında acizliğini anlayınca:

 "Bu kimse, şimdiye kadar karşılaştığım insanların hiçbirine benzemiyor.

Bunun, Allahü Teala'nın himayesi altında olan kimselerden olduğu anlaşılıyor.

Bu kadar askerî gücümle, değil kendisiyle mücadele etmek, üzerine doğru bir adım bile atamadık.

Dolayısıyla bununla iyi geçinmekte, anlaşma yapmakta fayda vardır" diyerek, askerlerini toplayıp, şehri kuşatmaktan vazgeçti ve sonra da savuşup gitti."


Mevlana Hazretleri'yle ilgili bir menkıbe de şöyledir:

 "Mevlana Hazretlerinin sağlığında kasabın biri, bir öküzü kesmek için satın aldı.

Öküzün ayaklarını bağlayıp yatırmak istediğinde, öküz, ipleri koparıp kaçtı.

 Kasap arkasından yakalamak için koştuysa da yetişemedi.

 Öküz, Mevlana Hazretleri'nin babasının kabrinin yanına geldi.

O sırada kabrin başında Mevlana Hazretleri Kur'an okuyordu.

Hal diliyle ona:

 "Beni bu kasabın elinden kurtar" dedi.

Mevlana Hazretleri, öküzün üzerine elini koyup okşadı.

"Üzülme, Yüce Allah her şeye kadirdir" buyurdu.

Bu sırada kasap, elinde urgan ve bıçak olduğu halde soluk soluğa çıkageldi.

Mevlana Hazretleri, kasaba, öküzün azat edilmesini, hürriyetine kavuşturulmasını istedi.

 Kasap da, Mevlana Hazretleri'nin hatırı için öküzü azat etti.

 Kasap gidince Mevlana Hazretleri, mübarek elini öküzün üzerine koyup dua etti ve o günden sonra bir daha o öküzü gören olmadı.

Bunun üzerine Mevlana Hazretleri:

"Bu öküz kesilip pişirilecek zamana gelmiş iken, bizim tarafımıza gelmek suretiyle, kesilip parçalanmaktan kurtuldu.

 İşte bunun gibi bir insan da, Allahü Teala'nın evliyasına can u gönülden teslim olup emirlerine uygun yaşar, ona talebe olursa, kıyamet gününde cehenneme götüren meleklerin elinden kurtulur" buyurdu.


Mevlana Hazretleri ile ilgili bir menkıbe de şöyledir:

 "Mevlana Hazretleri vefatından az önce talebelerini topladı.

Şefkatle onlara baktı ve:

 "Vefatımdan sonra hatırınıza perişan ve huzursuz oluruz diye bir şey gelmesin.

Ne halde olursanız olunuz, beni hatırlayınız.

 Allahü Teala'nın izniyle size kendimi gösterir, maddî ve manevî yardımlarda bulunurum.

 Karada ve denizde, Allahü Teala'nın izniyle imdadınıza yetişirim.

 Sözlerimi iyi dinleyiniz, size bazı tavsiyelerde bulunacağım.

Bunları işitenler, işitmeyenlere söylesinler.

Gizli ve aşikâr Allah'tan korkunuz.

Günahlardan sakınınız.

Az yiyip, az uyuyup, az konuşunuz.

 Çok oruç tutunuz.

 Zamanlarınızı namaz kılarak değerlendiriniz.

Şehveti terk edip, sefihlerle, cahillerle mücadele etmeyiniz.

Onlarla oturup kalkmayınız.

Onları kendinize muhatap etmeyip, hep iyi insanlarla beraber olunuz.

Ya hayır konuşunuz, ya susunuz.

İnsanların sıkıntılarına sabrediniz.

Biliniz ki, insanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.

 Kabrimin üzerine yapacağınız türbenin kubbesi yüksek olsun.

Çok uzaklardan görünsün.

Çünkü türbemi görenler doğru bir itikat ile beni, Allahü Teala'ya vasıta ederek dua ederler.

Beni vasıta ederek Allahü Teala'dan rahmet ve mağfiret isterlerse, dualarının kabul olması için ben de Rabbime yalvarırım.

Böylece dualarının neticesi, Allahü Teala'nın izniyle hâsıl olur.

Rahmet ve mağfirete nail olurlar" buyurdu.

Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri ölüme "Şeb-i Arûs" (Düğün gecesi) adını vermiştir.

 Onun için, tasavvuf ehline göre ölüm, bir felaket değildir, güzel ve tatlı bir şeydir.
 
Tekrar Allah'a dönmek olduğundan, ancak bir sevinç vesilesidir.

 Tasavvufta keder ve ümitsizlik yoktur.

Yalnız sevgi ve tecelliler vardır.

Bunun için Mevlana Hazretleri'nin:

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,

İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,

 Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel.

 Buyurduğu söylenmektedir.
 

Yüce Allah sırrını Mukaddes ve Mübarek kılsın.

 

Geri Dön  

Nefhâtü'l-Üns, Evliya Menkıbeleri, Abdurrahman Cami, sh. 634;

 Hak Yolunun Öncüleri Yüce Veliler, Kazım Büyükaksoy, sh. 122;

 Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatler, sh. 347;

 Evliyalar Ansiklopedisi, c.4, sh. 227;

 İslam Alimleri Ansiklopedisi, c.8, sh. 147