Ana Menü
İstanbul ve Anadolu Evliyaları

EMİR SULTAN HAZRETLERİ
 

Anadolu'yu aydınlatan bahtiyarlardandır.

Adı, Mehmed Şemseddin, babası Seyyid Muhammed b. Ali'dir.

Bir zamanların ilim ve irfan beldesi Buhara'da dünyaya gelmiştir.


 "Emir Sultan" olarak meşhur olmuştur.

Bursa denilince akla ilk gelen şey Emir Sultan Hazretleri'dir.

 Horasan diyarından gelen Emir Sultan Hazretleri'nin soyu ta İmam-ı Ali (k.v.) Hazretleri'ne kadar uzanır.

Bundan dolayı seyyiddir. Daha çocuk denilecek yaşta iken Buhara'da bir rüya gördü.

 Rüyasında Rasulüllah Efendimiz onu Medine'ye çağırıyordu. Hacılar kervanına katılarak Medine'ye ulaştı. Rasulüllah Efendimiz'in Ravzasına kavuştu.

 Ne var ki, hacılar kendilerine birer mesken bulup yerleştiği halde ona sahip çıkan olmadı.

 Sonunda seyyidlere mahsus olan boş bir oda bulup oraya doğru yürüdü.

 Orada bulunan bir kimse yöneldiği yerin seyyidlere mahsus olduğunu bildirerek girmemesini söyledi.

 Emir Muhammed Efendi, kendisinin seyyid olduğunu söylediyse de, o zat kılık kıyafetinin seyyidlere benzemediğini, bunun için de onlara mahsus odaya kabul edemeyeceğini söyledi.

 Sonunda, kendisini seyyid olarak kabul ettirmek için Rasulüllah Efendimiz'e sormayı kabul ettiler.

 Birlikte Ravza-i Mutahhara'ya vardılar ve Emir Muhammed Efendi:

 "Esselâmü aleyke yâ ceddi!" diye seslendi.

 Bu sese:

 "Ve aleykes selâm yâ veledi yâ Seyyid Muhammed Buhari!" diye karşılık geldi.

 O andan itibaren değeri anlaşıldı ve orada bulunanlar eline, eteğine sarılmaya başladılar.

 Bundan sonraki Medine hayatı Rasulüllah Efendimizin Ravzası’nda coşkunluklar ve vecdler halinde geçti.

 Bir gece rüyasında yine yanında İmam-ı Ali (k.v.) Hazretleri bulunduğu halde Efendimiz (s.a.v.)'i gördü.

 İmam-ı Ali, kendisine dikkatle bakarak:

 "Oğlum, sana burada mekân tutmak yok.

 Yüce Allah seni Ceddim Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın yolunda hizmet için görevli kıldı.

 Rum diyarına gidecek, halkı irşad edeceksin.

Senin önünde ilerleyen nurdan üç kandil belirecek.

O kandiller hangi yerde gözden kaybolursa, orayı kendine mekân tutacak ve orada kalacaksın.

Kabrin de orada olacaktır."

Bu rüya üzerine şaşkına döndü.

Gönlü Medine'den, bilhassa Rasulüllah Efendimiz’in Ravzası’ndan ayrılmak istemiyordu.

 Çaresiz yeniden Buhara'ya döndü.

 Hasret ateşiyle tutuştuğu Rum diyarına vakit geçirmeden yürümeye koyuldu.

Dağ tepe demeden yol aldı ve günün birinde Bursa'ya geldi.

 Gelir gelmez de yanan kandiller gözden kayboldular.

 Kendisine hazırlanan yere geldiğini hemen anladı ve Bursa'da yerleşip kalmak üzere kararını verdi.

 Bu sırada Osmanlı padişahı olan Yıldırım Bayezıd Han Rumeli fethinde bulunuyordu.

 Zafer nasip olmuş, bir süre orduyu dinlendirmek için Edirne'de kalmıştı.

 Zaten Edirne Osmanlı'nın o dönemde ikinci payitahtı idi.

 Yıldırım Bayezıd'ın güzeller güzeli kızı Hundî Hatun bir gece rüyasında Rasulüllah Efendimiz’i gördü.

 Efendimiz ona; "Ey güzel kız! Seyyid Muhammed Buharı ile evleniver.

O benim oğlumdur."

Bu rüyasını kimseye açmayan Hundî Sultan'ın gönlüne aşk ateşi dolmuş, yanıp yakılıyor.

 Ancak derdini kimseye açamıyordu.

 Yine bir gece rüyasında Rasulüllah Efendimiz’i gördü.

 Bu defa da ona şöyle buyurdu:

 "Kızım! Eğer kıyamet gününde benden şefaat umuyorsan, Muhammed Buharı ile hayatını birleştir."

Uyandığında, içinin bir ateşle kavrulduğunu duydu.

 Kimseye açamadığı derdini, yüceler Yücesi Allah'a açmaya karar verdi.

Şöyle yalvarmaya başladı:

 "Ey Rahman ve Rahim olan Allah’ım! Düşenlerin elinden ancak sen tutarsın.

 Benim de elimden tut.

 Eğer o Seyyid Muhammed Buharı kulunun bu ateşimden haberi yoksa onu da haberdar eyle."

Sabah olunca hizmetçisini çağırdı ve ona:

 "İki gecedir üstüste aynı rüyayı görüyorum.

 Var Emir Sultan'a olanları anlat.

 Bu rüyalardan o da haberdar mıdır, bileyim" dedi.

 Hundî Sultan'ın cariyesi eteklerini sürüyerek Emir Sultan'ın kapısına vardı.

 Emir Sultan Hazretleri de gelecek haberci misafirini beklemekte idi.

 Cariye kendisine bir şey söylemeden:

 "Var hanımına söyle.

 Bu husus bizim de malumumuzdur."

 Cariye, kuş gibi uçarcasına haberi Hundî Sultan'a iletti.

 Hundî Sultan sevinçten uçuyordu.

Bir ara kendine geldi ve:

 "Takdir-i İlâhî bozulmaz.

 Bu durumdan herkesi haberdar etmeliyiz."

Rüyasını bütün saray halkına anlattı.

 Sonunda nikâhları kıyıldı.

 Kötü huylu kimseler derhal Edirne'de bulunan Yıldırım Bayezıd Han'a haber uçurdular.

 “Sultanımız, kızınız Hundî Hatun, derviş parçası bir adamla evleniyor” diyerek sultana olan bitenleri ilaveli bir şekilde Sultan'a aktardılar.

Yıldırım Bayezıd Han, öfkesinden çılgına döndü.

 Vezirlerinden Süleyman Paşa'yı huzuruna çağırdı ve:

 "Paşa! Kendi kapı halkından kırk kişi al ve birçok sipahi ile Bursa'ya git.

 Emir Sultan denen dervişle kızım Hundî Sultan'ın başlarını koparıp bana getir.

 Çabuk ola! Süleyman Paşa, aldığı emri yerine getirmek üzere maiyeti ve sipahilerle Edirne'den hareket etti.

 Yıldırım hızıyla Bursa'ya ulaştı.

 Kaplıcalar semtinde bir yerde konup adamlarına emir verdi:

 "Sizlerden Emir Sultan denilen derviş ile Hundî Sultan'ın başlarını istiyorum."

 Cengâverler sarayın çevresini kuşattılar ve Emir Sultan ile Hundî Hatun'u aramaya başladılar.

Emir Sultan'ın dervişlerinden biri onlara şöyle seslendi:

 "Ey yiğitler! Münafık sözüne uyup olay çıkarmayın."

Bu sözü Emir Sultan ve Hundî Hatun birlikte duydular.

 Emir Sultan Hundî Hatun'a bakarak şöyle dedi:

 "Ey Hundî Hatun! Duvarda asılı duran yayı al ve bir ok koy kirişini ger.

 Sonra da evliyanın cümbüşünü seyret."

Askerler kapıya yüklenmiş, saraydan içeri dolmuşlardı.

Hemen orada beliren kırk yeşil ok hücumda olan kırk askerin kalbine saplandı ve hepsi yere cansız düştüler.

 Olup bitenler Süleyman Paşa'ya bildirildi.

 Öfkeyle atına binip saraya doğru harekete geçtiyse de atından düşerek boylu boyunca yere serildi.

 O sırada Emir Sultan Hazretleri kendi kendine konuşuyordu:

 "Lütfen sabredin."

Anadolu evliyaları Emir Sultan Hazretlerinin yardımına koşmuşlardı.

 Süleyman Paşa da attan düştüğü yerde ölüp kalmıştı.

 Haber en kısa zamanda Yıldırım Bayezıd Han'a ulaştırıldı.

 Yıldırım Bayezıd Han bu defa Bursa kadısına durumu tahkik için bir mektup gönderdi.

 Kadı da Emir Buharî Hazretleri'nin büyüklüğünü, Rasulüllah Efendimizin emri üzerine Bursa'ya geldiğini, bu evlenme işi de yine onun emri olduğunu bir bir anlattı.

 Yaptıklarından pişmanlık duyan Yıldırım'ın öfkesi geçti ve bir yakınını göndererek Emir Sultan Hazretleri'nden özür diledi.

 Böylece bu izdivaç Padişah tarafından da onaylanmış oldu.

 Rivayete göre, Hundî Sultan bir atlas bohça içerisinde nişanlısı Emir Sultan Hazretleri'ne Harem Ağası ile bir takım giyecekler gönderdi.

O sırada Emir Buharı Hazretleri küçük bir hücrede, dervişlerine sohbette bulunuyordu.

 Bohçayı alıp içerisinden atlas bir yemeni aldı.

 İçerisine önündeki mangaldan kıpkırmızı koru koydu ve nişanlısına hediye olarak gönderdi.

 Hediye sarayda açıldığında, yemeni içinde nadide mücevherlerin parlamakta olduğu görüldü.

 Bir defasında, Yıldırım Bayezıd Han Macaristan üzerine sefere çıkmıştı.

 Macaristan'ın büyük bir kısmı Türklerin eline geçmişti.

 Bir kale alınmamak üzere direniyordu.

 Kalenin kapısı çok sağlamdı.

 Bütün yüklenmelere rağmen kapı açılamıyordu.

 O sırada beklenmedik bir şey oldu.

 Kapının ardına kadar açıldığı görüldü.

 Kale muhafızları da şaşırmış olan bitenlere bakıyorlardı.

Derken açık kapısından kaleye girilmiş ve kale fethedilmişti.

 Kapının kim tarafından ve nasıl açıldığını kimse fark edemiyordu.

 Bilgi edinmek için bunu kimin yaptığını Yıldırım bilmek istiyordu.

 O sırada kale kapısında bir yiğit gözüne ilişmiş, o yiğidi bir daha görememişti.

 "Engiros kalesinin kapısını bana açan sen değil misin?"

''Evet, dedi.

Bu fakir derviş bendeniz idim."

Sultan ve Emir Sultan Hazretleri'nin kucaklaşmaları görülmeye değerdi.

 Yıldırım Bayezıd Han'a, Yıldırım lakabını Eflak Boğdan'a geçip beldeler fethettiği için Emir Buharî Hazretleri vermişti.

 Yıldırım Bayezıd Han, Niğbolu savaşına giderken ahdetmişti:

 "Eğer bu savaşı kazanırsam 20 tane cami yaptıracağım."

 Sonunda yine zaferle döndü ve Emir Sultan Hazretleri'nin işareti üzerine, 20 ayrı cami yerine yirmi kubbeli Ulu Cami’yi yaptırdı.

 Yıldırım, caminin açılışını Emir Sultan'dan istemişse de:

 "Somuncu Baba varken bu hizmetin başkası tarafından yapılması caiz olmaz."

 Somuncu Baba bir müddet sonra kuş gibi uçtu gitti.

Bursa'dan ayrılıp Darende'ye geldi ve vefatına kadar orada kaldı.

 Bir şaheser olan Ulu Camii tamamlanmış ve Yıldırım bundan kendine iftihar payı çıkarıyordu.

Bir gün Emir Sultan Hazretleri ile camiyi dolaşıyordu.

Damadı Emir Sultan Hazretleri'ne:

 "Ey Cihan Velisi! Bir eksiği kalmış mı?" diye sordu.

 Emir Sultan Hazretleri:

 “Çok güzel ama bir eksiği var" dedi.

 Yıldırım çarpılmış gibi oldu ve:

 "Ne eksiği var, ey Emir!" dedi.

 Emir Sultan Hazretleri gülen gözlerle Padişaha baktı ve:

 "Ey hünkârım! Hani bunun meyhanesi?" dedi.

 Yıldırım:

"Burası Allah evidir.

 Allah evinde meyhanenin işi ne?"

Emir Sultan Hazretleri beklediği fırsatı yakalamıştı:

"Allah evidir, ama kul yapısıdır.

 İnsan elinden çıkmıştır.

 Sen, Allah'ın kudret elinden çıkmış vücudunu bir meyhane haline getirmekten çekinmiyorsun da, içkiyi bu taş ve toprak yapının içine sokmaktan mı korkuyorsun?"

Yıldırım Bayezıd Han:

 "Bundan böyle her günaha tevbe ediyorum.

 Siz de bana bu yolda yardım ediniz" dedi.

 Emir Sultan Hazretleri, bir gün dostları ile bir bahçede oturmuş sohbet ediyorlardı.

 Orada bulunanlardan bir derviş, Emir Sultan Hazretleri'ne:

 "Sultanım! Size inanıyorum.

 Fakat bir de gözlerimle kerametinizi görmek istiyorum." dedi.

 Emir Sultan Hazretleri'nin yüzünde tatlı bir tebessüm oluştu ve dudakları bir yay gibi gerildi:

 "Öyleyse biz de seni bu zevkten mahrum etmeyiz" dedi ve elindeki asayı bir ok gibi toprağa saplayıverdi.

Bütün gözler Emir Sultan Hazretleri'nin ve yaptığının üzerine dikilmişti.

 Hızla çektiği sopanın deliğinden suyun fışkırdığını hayretle gördüler.

 Bu su "Asa Suyu" diye anılarak günümüze kadar gelmiştir.

Birçok hastalıklara şifa olmuştur.

 Bir gün garip bir yolcu, yedeğinde heybetli bir aslan ile Bursa'ya geldi ve Emir Sultan Hazretleri'nin türbesini ziyarete koştu.

Aslanı türbe civarında bir ağaca bağladı.

 Kendisi büyük bir vecd ile içeriye girdi ve Sultan'ı ziyarete koyuldu.

Bu sırada zincirini kıran aslan türbe kapısından içeri süzüldü.

 Oracıkla diz çöküp başını yere koydu.

 Gözlerinden sağanak sağanak yaşlar akıyordu.

 Bu durumu görenler şaşkına döndüler.

Aslan hiç kimseye aldırış etmeden yerden kalktı ağır ağır yürüyüp gitti.

Sahibi de arkasından gidip gözden kayboldular.

 Emir Sultan Hazretleri'ne Buhara'da doğduğu için "Buharı", Seyyid olduğu için "Emir" Padişah damadı olduğu için de "Sultan" ilaveleri yapılmıştır.

 Sade bir hayat süren Emir Sultan Hazretleri, halen tasarrufu devam eden müstesna velilerdendir.

Onun için yazılan bir şiiri teberrüken buraya aktarıyoruz.

Gerçek ayıklara sala denildi Derdi olan gelsin, dermanı buldum.

Ah ile vah ile cevlân ederken Canımın içinde cananı buldum.

 Akar gözlerimden yaş yerine kan.

Zerrece görünmez gözüme cihan.

 Deryalar nuş edip, kandırmaz iken.

 Âşıklar kandıran ummanı buldum.

 Âşıklar meydana doğru varırlar.

 Erenler cem olmuş, verir alırlar.

 Cümle veliler, divan dururlar, Hakk'a mahbub olan Sultan'ı buldum.

 Açılmış dükkânlar, kurulmuş Pazar, Canlar mezad olmuş, dellâlda gezer Oturmuş ümmetin beratın yazar Cevahir bahş olan dükkânı buldum.

 Emir Sultan bi ne hoş Pazar imiş.

 Âşıklar meydanda hep gezer imiş.

 Cümlenin maksudu ol dîdan imiş.

 Hakk'a karşı duran divanı buldum.

Yüce Allah Sırrını Mukaddes ve Mübarek Kılsın

Geri Dön